Nasıl senin gibi birini yapmak

Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

2020.10.16 08:51 KeldornTP Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

Tanrı konusu, açıkcası yazmak konusunda istekli olduğum, ama boyutu ve büyüklüğünden ötürü yazmaktan dehşet ile kaçtığım bir konu olmakla birlikte, en azından sadece bir konspet olarak bile insanoğlunun zihninde önemli bir yer kaplamıştır, öyle ki modern düşünürlerin yeni yeni çıkmaya çabaladığı, ki senin bir çok hatalarını kapatmış, eksiklerini gidermiş ve tek başına ortaya koymaya cürret edemeyeceğin savları korumana yardım etmiş bir etmenin yanından ayrılmak acılı bir süreçtir, bir düşünce şeklinin başlıca sebebi olmuştur.
O kadar dehşetverici bir düşüncedir ki, olması ya da olmaması her türlü irdelendiğinde varoluşumuz ve sonumuz hakkında terör hissederek titrememize sebep olacak kadar güçlü bir düşünce iken, gene de safi ihtimali dehşete düşüren bu kavramı temaşa etmek için ayrı bir heyecanlı, ayrı bir arik davranış sergileriz. Bazı akıllı kimseler, bu kavramın üstümüze getireceği felaketi öngördüklerinden, bu kavramı düşünmeden hayatlarını devam ettirirler. Ama, tıpkı Erasmus’un da yazdığı Moriae Encomium(Deliliğe Övgü)1 adlı eserinde, kürsüye çıkıp kendini öven Stultita’ya naaıl bir hayranlık ile kapılmışsa, ben de ahmaklığı, deliliği ve dehşeti kendi zihinlerine kabul etmiş olan filazoflara hayranlığım sebebi ile, her ne kadar kendimi Erasmusla kıyaslayacak kadar kör ve ahmak olmasam da, tıpkı Erasmus gibi, ben de tutkunluğunu, onları anlatan ve düşüncelerini okuycuların dimağına aksettirmek isteyen bir hayran olarak yazmak niyetindeyim.
Bu hayranlığım, ne bir tarafa, ne de ötekine duyulan bir hayranlıktır. Ben ne düşmanı olan Hector’a2 bir saygı ve hayranlık besleyen Ajax’ım ne de Patrocullus’a bir sevgi ve dostluk hisseden Achillesim. Aradaki çekişmeyi başlatan kişi olmasam bile, Kendimi Eris olarak görüyorum. İki tarafın da harika silahlarını, cephelerini, kişilerini, bir tarafa karşı bir yakınlık hissetmeden, hissetmiş olsam bile göstermeden anlatmayı ve iki tarafı da adil bir şekilde tanıtmayı işteyen bir hayranlıktır benim duyduğum.
Genel olarak, tanrı problemini ele alırken, hem ontolojik, hem epistemolojik argümanları incelemekle birlikte, bunlara karşı sav olarak öne sürülen savlara de yer vereceğim. O noktadan sonra, tanrı ile alakalı bir çok soruyu ve cevabı da inceleyip, bunun bilim üstündeki etkisine de bakacağım. Gönlüm tüm tanrı görüşlerini anlatmayı istese de, kendimi en çok tek tanrılı dinler, özellikle de abrahamic dinler ile meşgul tutacağım, çünkü en bilinen, dolayısı ile en hararetli şekilde karşı çıkışan ve de savunulan görüşler, bu dinlerin gölgesinde çıkmıştır.
Gene aynı şekilde, modern fizik anlayışının getirmiş olduğu, ve duruma bağlı olarak Tanrı argümanlarını desteklemek için, veyahut çirütmek için kullanılabilecek bazı bilgi ve teorilerin, ne için tanrı meselesini ilgilendirdiği, ve nasıl argümanları güçlendirmek için kullanılabileceğini de göstereceğim.
Çok Tanrılı Evren Tasarımı Hakkında
İlk dinlere baktığımız zaman, bize göre aşırı animalistik ve şamanistik olanları bir kenara koyduğumuz zaman, evrenin, çeşitli portfolyolara sahip kadim varlıklar tarafından boyundurluk altına alınmış olduğunu görürüz. Gerek yunan mitosu, gerek de sümer mitosu, bir çok göreve, şekle ve de kudrete sahip, sayıca çok fazla tanrı barındırır. İlk argümanımız aslında bu şekilde kabul edilen bir mitosun mantıklı olmayacağı yönündedir, ve temelde iki kişinin görüşüne yer vereceğim. Bunlar Atinanın at sineği Sokrates, ve Hippolu Augustinus’dur.
Euthypro3 diyaloğunda, kendi davasına az bir vakit kalmış olan Sokrates, babasının bir köleyi öldürmesinden ötürü onu şikayet edecek olan Euthypro ile karışlaşır. Adelet üstüne gelişen bir diyalog sırasında, Sokrates, hep yapmış olduğu gibi, Adaletin genel bir tanımını ister. Diyalog devam ederken Euthypro adaletin tanrılara tapma ve inanma olduğunu, çünkü kuralları koyanların onlar olduğunu savunurken, Sokrates, birbirleri ile dalaşan, laf eden, kavga eden, suç işleyen ve muziplik yapan tanrıların hepsinin de aynı adalete sahip olamayacağını, yani bu hepsini memnun edebilecek bir adaletin olmamasının yanında, adaletin de hepsi tarafından memnun edilemeyeceğini anlatır.
Belki bunu bir adım daha öteye götürebilirsek, Augustinius’un vardığı sonuca birlikte varabiliriz. Augustinius, gençlik yıllarında Zerdüşt dininin dualistik yapısını çok sevmiş olmakla birlikte, bir süre sonra, eşit güce sahip ve birbirine düşman iki varlığın, düzenli ve de oturmuş bir şey yapamayacağını düşündüğünden, hristiyan olur.
Cidden de baktığımız zaman, birbirleri ile muhteşem bir harmoni içinde olamayan varlıkların, düzenli bir şey yaratması ve sürdirmesi mantıklı değildir. Birinin yarattığını, birisi bozacak, birbirleri ile anlaşamayacaklar ve bu durumda biz nasıl olur da kaosun içinde koybolmayacağız? Çok tanrılı bir evren tasarısı cidden de, çok büyük bir engele sahiptir. Bununla birlikte içinden çıkılamayacak gibi de değildir.
Cidden de tüm tanrıların yaratım konusunda eşit olduğu bir durum var ise, o zaman bu işin içinden çıkılamaz olması kaçınılmaz iken, yunan mitolojisinde bulunan her tanrının eşit olduğu, ya da yaratımla sorumlu olduğu söylenilebilir mi? Ama bu durum gene tanrı kavramının tanımlanmasını güç kılıyor. Bu sıralama nasıl belirlenir, tanrı olmanın vasıfları nelerdir ve de ön önemlisi, evrene hükmetme durumunda da bir düzen olmaması durumu hala geçerliliğini korur iken, naaıl olur da çok tanrılı inancın bir kaosa sebebiyet vermeyeceği düşünülür? İşte bu gibi sorunlar, çok tanrılı dinlerin işinden çıkılamayacak çelişkilerle dolu olduğunu söylememiz için, az da olsa bir dayanak sunuyorlar. Gerçekten de, bu sorulara verilebilecek cevaplar, asla tam manası ile tatmin edici cevaplar olmayacaktır. Şayet çok tanrılı bir mitos, her zaman karmaşık olacaktır. Sonuçta insanlığın koruyucusu, sşk ve bereket tanrısı innanna aynı zamanda savaş tanrısıdır. Böyşe olduğu sürece de konu asla tatmin edici bir cevaba ulaşamayacaktır.
Şimdi, spesifik olarak çok tanrılı dinlere karşı yöneltilen en büyük soruları, argümanları( ya da bir argümanın çok çeşitli ifadelerini) öne sürdükten sonra, daha genel bir tanrı kavramı üstünde durmanın vakti gelmiştir.
Düzen Ve Amaç Argümanı
Öncellikle, gözlem üzerinde duran bazı açıklamalara yer vermek çok daha doğru olacaktır. Bu noktada teolojik bir argüman olan düzen ve amaç kanıtlaması üstünde durmamız doğru olacaktır.
Düzen ve amaç kanıtı, tanrının var olduğuna dair sunulan argümanlar arasından en sıklıkla kullanılan argümandır. Bunun sebebi, tamamen gözleme dayalı yapılan bir çıkarımın, hem daha kolay sunulabilmesi, hem de daha kolay aktarılabilmesinden ileri gelir.
Basitçe izah etmek gerekirse, Evrenin içinde bulunan her şeyin, incelendiğinde çok karmaşık olduğu, ve bu karmaşık yapıların hepsinin bir fonksyona sahip olduğu, bundan ötürü bu oluşan şeylerin bir yaratıcı tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Mesela, en ilkel bakteriler bile, kendi içlerinde yaşamalarını sağlayan, çok önemli ve de yerinde fonksiyonlara sahipler. Aynı şekilde insan gözü de bizim bir şeyi görebilmemiz için birçok fonksyonu yerine getiren daha küçük parçaya sahipler. Gene insan vücudu çalışabilmek için çok hassas ve mucizevi bir çalışma prensibine sahiptir. Hatta, her biyom, kendi içinde aşırı hassas ve güzel bir dengeye sahip iken, yaratıcıdan şüphe etmek, en basiti ile absürttür. Bu dünyanın, tıpkı bir saat kadar karmaşık ve dengeli olduğunu görüp de, bir yaratıcısının olmadığını düşünmek saçmadır. Sonuçta nasıl olur da bir saat gördüğümüzde onu imal eden bir yaratıcısı olduğunu düşünüyor, rastgele oluştuğunu düşünmüyorsak, bir saate benzeyen dünyanın da elbette bir yaratıcısı vardır.
Bu kanıt kendi içinde mantıklı olmak için, karmaşık olan evren ile, gene karmaşık olan saatin birbirleri ile olan anolojisinin güçlü olduğunu varsaymamıza ihtiyaç duyar. Şöyle ki, saatin zaten üretilen bir eşyanolduğunu bildiğimiz için, bir saat gördüğümüzde yaratıcısı olduğunu var sayarız. Ama insanlığın kendi gözlerini açtığı, doğal durumunda var olurken gözlediği evren ve evrenin elemanları, üretilmiş olduklarını gözlememiş olduğumuz için aynı şekilde düşünmek yanlış olacaktır. Aynı şekilde, benzetmenin kendisi ise, çoğu yönden birbirine benzemeyen iki şeyi, sınırlı benzerlikleri üstünden aynı yere koyar, bu da aslında onun zayıf bir anoloji olduğunu bize gösterir.
Bununla birlikte, evrenin kusursuz olduğunu söyleyecek kadar da gözlemlemediğimiz de bir gerçektir. Hatta Richard Dawnkins(Ünlü biyolog ve Ateizm görüşünün modern savunucusu.) “Inside Nature’s Giants”(Doğanın Devlerinin İçinde)4 isimli belgeselinde bir zürafanın anatomisinde, larengeal sinirlerin aslında mükemmel olmayan, kusurlu bir şekilde olduğunu bize gösterir. Bu noktadan da, aslında bize bir yaratıcının olmadığını, canlıların tek seferde haratılan mükemmel varlıklar olmadıklarını, evrimle gelişen kusurlu canlılar olduğunu gösterdiğini iddia eder, bu da bizi başka bir konuya, evrim meselesine getirir. Evrim tek başına tanrıyı reddedemez, hatta hristiyanlar, ki papa bile kabul etmiştir, bunu canlıların en iyi açıklanma şekli olarak kabul eder, evrim sisteminin ise tanrı tarafından yaratıldığına inanırlar. Bu da gene ilk argümanımızı zayıflatır.
Bununla birlikte, evrende hastalık, depremler, seller ve hatta savaş suçları, işkenceler, katiller gibi kişilerin bulunduğunu da hatırlarsak, evrenin hangi noktada mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu da sormak durumunda kalırız.( bu konuya kötülük probleminde döneceğim.)
Antropik İlke Argümanı
Tam da insan kötülük yapabildiği için bir tanrı vardır. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılması, özel olması ve gelişmesi. Şanlı insanlık tarihimizde insanın buraya kadar gelmiş olabilmesi için, mulaka ki ona yardımcı olmuş, rehberlik etmiş bir gücün var olmuş olması lazım değil mi?
Antropik ilke argümanı bize, insanlığın şu an olduğu konumda olmasının bir raslantı olamayacağını, tüm kainatın bize olanak sağlaması için ayarlanmış olduğunu söyler. Sonsuz evrende, bilinen karmaşık yaşam formları bu dünyada. Oysa bizim gibi yaşama koşul sağlayan binlerce gezegen var iken, hidrojen evrende en fazla bulunan element iken, niye sadece biz varız? Bütün bunların tesadüf olmadığı, bizim burada olmamıza sebep olan şeylerin incelenmesinde gözükebilir.
Ancak bu şekilde düşünenler de, olasılığın rastgele bir ihtimal olmadığına ve lendilerinin bir plan içinde yer aldıklarına inansalar da, aslında bunun bir olasılık olduğu, en basit şekilde yanlış neden ile yanlış sonucun birbirine bağlanmış olabileceğini gözardı ederler. Nasıl ki Occam’ın usturası, bize en basit açıklamanın doğru olmasının dahanolası olduğunu söylüyorsa bu durumda bu bakış açısının da eksik olduğunu bilmek gerekir. Kişi kafasına kuş pislemesinden ötürü piyangoda kazandığını düşünmemeli. Bizim piyangoda büyük ikramiye kazanmamız, bu işin rastgele olduğu ve de bizim kazancak kadar bahtı açık bir kişi olduğumuz gerçeğinden fazlasını anlatmaz. Geri kalan spekülasyonların kanıtını vermez.
İlk Neden Argümanı
Antropik ilke argümanının yanlış bir sebep sonuç ilişkisi sonucu ortaya çıktığını varsaysak bile, evrenin bir neden sonuç zincirinde var olduğu gerçeği değişmemektedir. Evrende olan her şeyin bir nedeni var. Bununla birlikte, tüm nedenler de başka bir nedenin sonucudur. Böyle bir durumda her şeyin nedeninin takip ettiğimizde neye ulaşırız?
Yukarıda bahsettiğim ilk neden kanıtı ile antropik ilke kanıtı, gözlemlere dayalı iken, Kozmolojik kanıt diye adlandırdığımız ilk neden argümanı, tamamen empirik olgular üstüne kurulmuş bir çıkarımdır.
Daha önce de demiş olduğum gibi, eğer ki her şeyin nedeninin takip edecek olursak, ki nedenlerin planlı olmadığını varsaysak bile onar da birer sebep sonuç ilişkisi içindeler, evrenin var olmasının da bir nedeni vardır. Evren var olduğuna göre, onun sebebi olan bir yaratıcı da var olmalı, çünkü evrenin var olması sebepsiz yere olamaz.
Ama biz bu varlığı tanrı olarak kabul edersek, onun ilk ilke olduğu manasına geleceğini de kabul etmek zorunda mıyız? Nitekim, aynı şekilde ‘Peki tanrının sebebi ne idi?’ Sorusunu yöneltmemizin önünde hiç bir sebep yoktur. Sonuçta eksi sonsuza kadar devam edemeyeceğine dair bir empirik sebebe sahip değiliz.( bu konuya bilimsel açıklamalarda geri döneceğim)
Gene bir ilk nedende durabiliyor olduğumuzu varsayalım. Bu durumda o ilk neden tanrı demek zorunda olduğumuza dair de bir olguya sahip değiliz. Bu ley evreni yaratmış olsa bile, bunun akla, iradeye, mutlaklığa sahip olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu durumda biz bu şeye tanrı diyebilir miyiz?
Ontolojik Kanıtlamalar
Bu noktaya kadar, empirik olan ve gözleme dayalı argümanlara baktık. Ontolojik argümanlar ise, zorunluluğa ve de gözlemlere dayanmadan, uslamlama kullanılarak elde edilen argümanlardır. Bu argümanlar savlarını, kendi varoluşlarından ötürü zorunlu kabul edilmesine yol açacak şekilde geliştirilmiş kuramlar olduklarından, çok güçlü ve çürütmesi çok zor argümanlardır. Öyle ki birazdan göreceğimiz gibi bu argümanlara verilen cevaplar bile tatmin edicilikten uzaktır.
Aziz Augustinus(354-430) bize tam olarak bir ontolojik argüman sunmamıştır. Gene de Confessions(İtiraflar)5 adlı eserinde, ondan sonra gelecek adamların da kullanacağı argümlanlar için bir zemin oluşturduğuna inandığım için buraya koymayı daha doğru buluyorum. Gene Augustine direkt olarsk bir ontolojik kanıt sunmadığı için, direkt olarak da kendisinden vir şey anlatmayacağım. Her me kadar anlatmak istesem de bu noktada bazı fedakarlıklar yapıp hozlı geçmem daha doğru olacaktır.
Augustine bize herkes ile ortak düşünebildiğimiz şeyler olup olmadığını sorarak başlar. Nitekim adalet kavramı, kişiden kişiye değişebiliyor iken, sarı rengi hepimizin kafasında aynı şeyi canlandıracaktır. Adalet, bakış açısına ve deneyime göre farklılık gösterecekken, sarı her zaman aynı gözükür, bu yüzden bazı düşünceler evrensel değil iken, bazısı evrensel olacaktır. Evrensel şeyler, var oldukları için evrenseldirler, dolayısı ile herkes tanrıyı düşündüğündüğünde, var olacak en büyük en güçlü varlığı düşünecektir. Bu varlık en güçlü ve en büyük olmak dışında düşünülemediği için var olmak zorundadır, çünkü bu kişiden kişiye değişemez şeklinde vir açıklama ile tanrının var olduğunu kanıtlar bize.
Modern bakış açısı ile bakıldığında, bu argümana şüphe ile yaklaşılabilir. Ne de olsa renk körlüğü diye bir durumun olduğunun farkında olan biz, herkesin kafasında sarı rengi aynı şekilde canlandırmayacağımı bilsek de, gene de bu argümana karşı üretebileceğimiz bir şey yoktur.( genel eleştirilerim bu kanıtlamayı da kapsayacak olsa da, direkt olarak bu kanıtlamayı hedef alan bir eleştiri bbulamadığımı, ya da koymayı gereksiz gördüğümü itiraf etmem gerekir.)
Yukardaki kanıtlamaya bakınca Anselmus(1033-1109) kendi argümanı da yaptığı açıklamada, mutlaka Agustinus’un düşüncesinden de etkilenmiştir dememek çok güçtür. Anselmus 1078 yılında Prolosgion6 isimli eserini tamamlıyor. Bu eserin 2. Kısmında bizi aşşağıdaki akıl yürütme şekli ile tanrının varlığına ikna etmeye çalışıyor, 3. Kısmında ise bunu çeşitlendirmeye çalışıyor.
l Tanım: Tanrı, kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyendir.
l Öncül: Kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen Tanrı düşünülebilir.
l Ara sonuç: Eğer ki kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen tanrı sadece zihnimizde olsaydı, ve gerçekte de var olan ve kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen bir şeyi de tassavuf edebiliriz, ama bu durumda tanrıdan daha yücesini tasavvuf etmiş olurduk, bu bir çelişkidir
l Sonuç: Tanrı var olmak zorundadır
İlk başta tanrının var olması için bir sebep gözükmese de, Anselmus burada haklıdır. Eğer ki Tanrı en yüce ise, bu durumda tanrının var olmayan hali, var olan halinden daha az yüce olacağı için, daha yüce halini hayal ettiğimiz şey, yani var olan şey tanrıdır demek istemiştir.
Ama bu argüman tanım konusunda belli eksikliklere sahiptir. Öncellikle, ne için var olmak, sadece zihinde olmaktan daha yüce bir durumdur, bunun açıklaması yoktur. Anselmus bunu kabul edeceğimize inandığı için ya da bunun çalışması için böyle bir şeyi kabul ettiği için argümanı çalışıyordur. Yücelik tam olarak nedir? Bunun da cevabını bize vermez.
Tabii bu gibi sebeplerden ötürü, bir sürü parodi argümanlar üretilerek bu düşüncenin aksi veya düşüncenin absürdlüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bunlar arasından en yeni argümanlardan Raymund Smullyan(1919-2017) 1984 de öne sürdüğü argümanı örnek vermek istiyorum.
l Tanım: Evren, tüm yaratımlar içerisinde en etkileyicidir olanıdır.
l Tanım 2: Yaratımın Kalitesi,a) yaratılanın gerçek kalitesi,b) yaratanın becerisine bağlıdır
l Öncül: Yaratan ne kadar sınırlandırılmışsa, veya ne kadar dezavantajlı ise, yarattığı da o kadar etkileyicidir.
l Öncül 2: En büyük dezavantaj var olmamaktır.
l Ara sonuç: Bu yüzden, evren var olan bir yaratıcının yarattığı en etkileyici eser ise, ondan daha etkileyici olan var olmayan bir varlık tarafından yaratılmış olan bir evrendir
l Ara sonuç 2: Var olan bir tamrı bu sebeple, ondan daha yücesi düşünülemez bir varlık değildir, çünkü daha etkileyici bir evren yaratan var olmayan bir tamrı vardır.
l Sonuç: Tanrı yoktur.
Bu parodi argüman, etkileyici olsa bile, benim gözümde daha da yetersiz ve daha da zayıftır. Çünkü, ilk argümanın aksine daha fazla noktada soru işaretleri bırakmaktadır. Mesela, Var olan tanrının niye olmayandan daha yüce olmadığının bir sebebini aslında bize vermez. Bize var olmayan bir tanrının yarattığı evrenin daha muhteşem olduğunu göstermekle birlikte, bunun birini diğerinden daha yüce yapması için bir sebep olarak ele almamız gerekmez. Bununla birlikte var olmayan bir şeyin nasıl bir şey haratabildiğini de bize söylemez. Hatta evreni en etkileyici yaratım olarak kabul etse bile, öyle olmak zorunda değildir. Birden fazla evreni yaratmak, daha etkileyici değil midir?
Bununla birlikte, Thinking Machines Coorperations’da çalışan Paul E. Oppenheimer ve Stanford Universtesinde bulunan Edward N. Zalta isimli iki kişi, On the Logic of the Ontological Argument(Onlolojik Argümanların Mantıkları Üzerine)7 adlı 1991 yapımı ortak çalışmalarında Anselmus’un informal kanıtlamasını modal haline getirip tekrar kanıtlıyorlar, ancak Reflections on the Logic of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanların Mantıkları Üzerine Tekrar Düşünme)8 adlı çalışmalarında, Anselmus’un öncüllerine saldırıyorlar. Ki saldırmalarında haklılık payı var gibi. 2011 yılında A Computationally-Discovered Simplification of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanın Bilgisayarla Keşfedilen Basitleştirilmesi)9 adlı makalelerine göre, Anselmus’un kanıtlamasını modus olarak girdikleri otomatik teorem kanıtlayıcısı PROVER9 Anselmus’un kanıtlamasını doğru bulmakla kalmıyor, tek ve daha güzel bir öncülleme ile modifiye ediyor. Ancak bunu yaparken, birincil derece mantık kullanarak işlerini hallettikleri için, being ve existance’ı iki farklı yüklem olarak öner sürdüklerini de söylemem gerekir.
Buradan, aynı mantıkta, fakat farklı bir şekilde kanıt öne süren René Descartes(1596-1650) 1641 yılında Meditationes de Prima Philosophia(İlk Felsefenin Meditasyonları)10 adlı eserinin beşinci meditasyonunda Anselmus’unkinden farklı bir ontolojik argüman sunmaya çalıştı. Zira çok farklı olmasa da, bazı noktalarda daha farklı bir anlatışta bulunduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Descartes, Zihnimizin dışında da var olan ve de zihnimiz tarafından icat edilmemiş bazı kavramların olduğuna inanır. Mesela üçgen gerçekte var olmasa bile, iç açıları 180 eden, 3 köşeli ve 3 kenarlı bir kavramdır, be bu kavram dışına çıkamaz.
Elimizdeki bu bilgi ile, üçgen kavramından, üçgenin ne olduğunu ve zorunluluklarını çıkarabildiğimiz gibi, tanrının da ne kendisinin kavramından çıkarabiliriz.
Tanrı, mükemmelliklerin tümüne sahiptir, var olmak mükemmel olduğu için, tanrı var olmak zorundadır diyor. Her ne kadar biz şu noktada Anselmus ile daha farklı şekillerde tanımlamışlardır desek de, Anselmusun sorunları aynı zamanda Descartes’ın sorunlarıdır.
Mükemmelliklerin bir açıklaması yok. Mükemmel nedir, var olmak niye mükemmeldir gibi soruları cevapsız bırakıyor. Tabii, hızlı geçeceğim için bu kadar az yazsam da, Descartes’ın açıklamaları daha uzundur bu konuda. Gene de aslında olan tek şey, ‘Daha yücesi hayal edilemez’ tanımı yerine ‘Tüm mükemmelliklere sahip olan’ tanımı yapılmıştır.
Bunun dışında, sadece Descartes’ın kendi ontolojik argümanına özel yapılan bir çürütmeden bahsedecek olursak, Gottfried Wilhelm Leibniz‘in(1646-1716) 1676 yılı ve sonrasında, geleneksel tanrı açıklamasının yetersiz kaldığı düşüncesi ile birlikte, bu geleneksel düşünce ve kanıtlamaları çürütmek, eleştirmek ve daha iyisini yaratma işine girmiştir. 1684 yılında yayımlamış olduğu Meditations on knowledge, truth, and ideas(Bilgi, Fikir ve Gerçek Hakkında Meditasyonlar)11 adlı tez çalışmasında, Descartes’ın tanımını çelişik bulmuştur. Tanrı tüm mükemmelliklere sahip ise, içinde birbirinin karşıtı olan ve birbirine aykırı olan mükemmelliklere de sahiptir. Bir şey, kendi karşıtlığı ile birlikte iken, en mükemmel halinde değildir, o zaman tanrının bu şekilde tüm mükemmelliklere sahip olması başlıca bir çelişkidir.
Bununla birlikte Leibinz, 1676 da yazdığı Quod ens perfectissimum existit(Ve Mükemmel Varlık)12 isimli makalesinde mükemmeli tamımlayarak çok önemli bir açığı kapamıştır. Mükemmel “Pozitif ve mutlak olan veya sınırlara tabii tutulmadan kendini açığa vuran basit özellik” olarak tamınladığı için, tüm mükemmeller, birbirleri ile çelişemeyeceklerinden, yani mutlak veya sınırsız olacaklarından çelişemeyecekleri için, tanrı mükemmel olan her şeye sahiptir.
Bununla birlikte gene biz bu tür tanımlamalara genel olarak, ger şeyin iddia edilebileceği, düşünülebileceği şeklimde gelebiliriz. Mesela, uçan bir su aygırı veya memeli bir baykuş hayal edebilmem, bunların gerçek olduğunu, var olduğunu göstermez. Ama bu eleştiri de, çok başarılı değildir. Zira, tamrı her şeyi bildiği ve mükemmel olduğu, yüce olduğu için zatem var olmak zorunda bırakılırken, bu varlıklar, bu kadar büyük özelliklere sahip olmadığından var olmak zorunda, dolayısı ile gerçek olmak zorunda değildir. Memeli baykuşun varlığı, koşullu bir önermedir.
Bununla birlikte, her ne kadar yukarıdaki isimler informal mantık ile bir ontolojik kanıtlama sunmuş olsalar da( ve bunlar modal şekilde modifiye edilebilseler de) ciddi bir modal görüşü de açmanın vakti gelmiştir. Bu noktada başvuracağımız kişi, en büyük mantıkçılardan birisi olan Kurt Gödeldir.(1906-1978)
Gödel 1970 yılında Dana Scott’a ontolojik kanıtını gösteriyor. Bu kanıt ciddi modal mantık içermekte ve de Leibinz gibi ciddi tanım ve mantık çizgisinde gitmektedir. Modal mantık, olası olarak ve zorunlu olarak sembollerini de barındırdığı için, bir önermenin doğruluk cerecesinden bahsetöeyi mümkün kılıyor. Yukarıda bulunan diğer önermeler, bu şekilde yazılmadığı için bu derece besleyici ve önemli değildir.
Şimdi Gödelin argümanına bakalım.
l Belit 1: Her özellik için, o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse(P)
l Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
l Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklendirilir
l Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip olan şeye G diyelim(God)
l Belit 3: G pozitiftir
l Ara sonuç: Olası ihtimalle bir G vardır.
l Belit 4: Pozitiflik zorunlu olarak pozitiftir
l Tanım 2: Bir objede var olan, ve o objede bulunan her şeyi zorunlu kılan şeye ess(öz) diyelim
l Teorem 2: Tanrı olmak(G) Gnin özüdür
l Tanım 4: Tüm özleri zorunlu kılan şeye NE( Zorunlu var olma hali) diyelim.
l Belit 5: Zorlunlu olarak var olmak pozitiftir.
l Teorem 3: Tanrı var olmak zorundadır.
Bu kanıt da otomatik teori kanıtlayıcıları ile kanıtlanmıştır, kaldı ki biçimsel olarak da hatasızdır. Buna rağmen, pozitif nedir bu konuda bir tanıma rastlamıyoruz. Bu sebepten ötürü ne için var olmak bir pozitifliktir buna da cevap veremiyoruz.
Bununla birlikte pozitif olmak kanıtlamaya göre bir zorunluluk, dolayısı ile aslında olası olan her şeyi de zorunlu kılmış oluyor. Bu noktada olası ile zorunlu arasında bir fark koyması tamamen abes kaçıyor.
Bununla birlikte, bir kaç açıklama sunuluyor tabii ki. Bunlardan bir tanesi, tanrı gibi zorunlu bir varlık, nasıl oluyor da olası veya tesadüfi bir şekilde evreni yatatıyora cevap olarak özgür iradesi ile yarattığının cevabını verebilir, ki bu da hem felsefi hem de bilimsel olarak eleştiriye tabii(Gene geleceğim bir konu.). Gerek quantum gerek çoklu uzay teoremleri ile tartışılabilecek bir konu. Veya Leibinz gibi bu dünya, var olabileceklerin arasında en iyi dünyadkr diyerek de, soruna çözüm bulmaya çalışabiliriz. Çünkü David Lewis’in(1941-2001) Modal gerçeklik teorisine göre, bizim var olan dünyamız( zorunlu olmasına rağmen) olası olup da zorunlu olmayanlarla bir fark bulamayacağımız bir dünyadır.
C. Anthony Anderson(1940-) ise pozitifin kendi içinde bir çelişki barındırdığını iddia etmiştir. Öyle ki, ortalama boy pozitif bir özellik olmamasına rağmen, var olduğu için bir pozitifliktir, ama pozitif olmadığı için ortalama boydur. Buna rağmen, pozitiften kastın tanımı verilmediği için buna tam olarak bir doğruluk biçmek, maalesef ki mümkün değildir.
Başka bir Modal argüman için Alvin Carl Plantinga’ya(1932-) bakalım kendisinin argümanı, gene ve her zamanki gibi bir şeylerin kabulüne dayanmakla birlikte, kendisi bunu kabul ettiğini ve de asıl amacının kanıtlamaktan çok mantıklı bir şekilde böyle düşünülebileceğini göstermek istediği için böyle bir ontolojik argüman sunmuştur.
l Belit 1: Ahlaksal olarak mükemmel olan, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olsun, ona da en muhteşemlik diyelim
l Belit 2: Olası olarak var olan her gerçeklikte en muhteşem olan bir varlık olsun. Ona en yücelik diyelim.
l Belit 3: Ve de bu varlık zorunlu olarak var olmak zorunda olsun ve de bu yüzden zorunlu olarak en yecliğe sahip ise ona da en yüce diyelim
l Ara sonuç: en yüceliğe sahip bir varlığın olduğu olası bir gerçeklik var
l Terorem: Bu yüzden zorunlu olarak en yüce vardır.
Kötülük ve Özgürlük
Ontolojik argüman üstüne daha fazla yazı yazmayı düşünmesem de, argümanın bize sunduğu çok güzel bir noktadan yararlanarak başka bir soruna doğru kayalım. Yukarıda argümanın içinde bulunan en ahlaklı, bana Epikür’ün(341-270 M.Ö.) bir deyişini hatırlattı.
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür. Yok gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? Öyleyse o, kötü niyetlidir. Hem güçlü hem de iyi ise kötülük nereden geliyor?”
Epikürün sormuş olduğu bu soru, önemli bir sorundur cidden de. Baktığımızda, özellikle günümüzde hala ciddi bir takipçi sayısına sahip dinlerde, Tanrının şefkat dolu, iyi ve de en iyi olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki argümanları diğer tanrının varlığını kanıtlama konusunda bir hataya düşmediğini var sayarak incelesek bile, müslümanlığın Allah’ı veya yahudiliğin Yehweh’i bu soruları görmezden gelemezler. Onlar iyi ve de ahlaklı tanrılardır. Bu durumda onları, kendilerinin de kabul etmiş olduğu bir kötülük varken bile nasıl iyi kabul edebiliriz?
Bu dünyada insan eli ile yapılmış bir sürü kötü şey var. Zaten bunu kabul ettiği için bu dinler, kötüleri cezalandıran bir ölümden sonra yaşanılabilen bir öteki hayat bahşediyorlar. Bu tanrılar, kötülüğü yarattıkları için kötülük yapıyoruz. Dolayısıyla onlar için iyiler diyemeyiz. Bu şekilde düşünmek, hiç bir şekilde hatalı olmamakla beraber, buna bir kaç cevap verilebilir.
Bunlardan en kolayı, tanrının saf iyi olamayacağını kabul etmek, veya kötü bir tanrının varlığını kabul etmektir. Bazı gnostik düşünce okulları, dünyanın yaratıcısı ile kainatın yaratıcısını iki ayrı varlık olarak görürler. Dünyayı yaratan demiurge kötü ve acımasız iken, İsa figürünün babası olan Tanrı ise iyi bir tanrıdır. Bu şekilde eski ahit ile yeni ahitin tanrılarının arasındaki farkı da açıklarlar. Ama bu, eşitlerse, ilk başta demiş olduğum çok tanrının problemi sebebi ile saçma olurken, bir hiyerarşiye sahip olmaları durumunda, iyi tanrı önder ise, gene kötülüğe göz yumuyordur, eğer ki kötü tanrı bir liderlik ve yücelilik gösteriyorsa, o zaman da epikürün demiş olduğu güçsüz tanrı olmuş oluyor. Her türlü de bu soruna ciddi ve tatmin edici bir cevap verebilecek bir öneri değildir bu.
Daha tatmin edici olan cevap ise özgürlük olacaktır. Baktığımız zaman özgür irade dediğimiz şeyin var olabilmesi için en temelinde bir seçim yapma hakkımız olmalı. Seçim yapabilmek için ise iyi olana bir alternatif lazım. İki şey arasından alternatif seçmek ise olay, iki iyi arasından seçim yapılabilir, değil mi?
Buna cevabım hayır olacaktır. Herhangi bir iyilik hiyerarşisinin kurulabilmesi için, gene iyilikle kıyaslanıp, onu azaltabilecek bir kötü durumunun da bulunması gerekir. Çünkü sadece iyinin olduğu noktada, iyi tek bir formda kendini en açık ederek gözükecektir. Başka türlü kendini gösterebilmesi için, çeşitli tonlara bürünmesini sağlayacak etmenlere ihtiyaç vardır. “Hangisi daha mavi?” Sorusuna cevap verebilmek için, birisinin daha az mavi olması lazım. Bunun için de o rengin içinde başka bir renkden bir tutam bulunması lazım. Bu yüzden de kötülük, iyilik için bir şarttır.
Peki özgür olmaya ne için ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı, iyi olabilmek için olurdu. Kirli bir odayı, temizlemek dışında alternatifi bulunmayan birisi mi daha temizdir, toksa temizlemek zorunda olmamasına rağmen, temizlememeyi seçebilecekken temizleyen kişi mi? Bu sorunun cevabı tabii ki de kendi isteği ile temizleyen kişidir. Çünkü o, özgür iradesi ile seçmiştir. Bu yüzden dünyada var olan iyilik, özgür irade ile yapıldığı için çok daha değerlidir. Gene tanrı iyi olduğu için, en büyük iyiliği yaratacaktır. En büyük iyiliği yaratmak için özgür iradeyi yaratıyor olması lazım, bundan ötürü tanrı kötülüğü yaratmıştır. Hatta bir adım ileri gidelim, tanrı da iyilik yapma konusunda özgürdür, kötülük yapacak potansiyele sahip olmasına rağmen ebediyen iyilik yapacak olduğu için de hem en özgür, hem de en iyi varlıktır diyerek, ontolojik argüman kısmında bahsetmiş olduğum çoklu evren, potansyel evren ve de zorunlu evren problemini de burada kapatmış oluyorum.
Gene de, bu doğal afetleri, depremleri, yangınları ve hatta hastalıkları nasıl açıklar? Bunların bizim özgür irademizle arasında nasıl bir bağ vardır?
Buna da evrenin kendisinin seçim yapabiliyor olduğu cevabını verebiliriz. Sonuçta evren de tanrının yaratımı olduğu için, aynı mantık ile onun da özgür seçimlerle nasıl devam edeceğini seçebilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu noktada evrenin, gene insan aklı, iradesi ve kendi özgür seçimi ile, bir noktada sadece iyi seçecek bir evren olacağına inanmalıyız.
Bu elbette ki çok daha tatmin edici bir cevap olsa da, gene de sorgulardan ve karşı görüşlerden uzak durabilecek konumda değildir. Mesela özgür olduğumuz için kötülüğün var olduğuna karşı verilebilecek en güçlü cevap özgür iradenin cidden de en iyiye doğru evrilip evrilemeyeceği olabilir. Mesela en iyi için yaptığımız temellendirmeyi, en kötü için de yapabiliriz. En büyük kötülük, iyilik yapabileceklen yapmamayı tercih ettiğimiz durumdaki kötülük ise, bu durumda özgür olmak bizi ve de tanrıyı kötü kılmaz mı? Veya, özgür irade yüzünden acı çeken insanlara soracak olsak, onlar bize bu özgür iradenin getirdiği ızdırabı, ciddi manada özgür olmayan ama sadece iyilik yapan bir gerçekliğe tercih etmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, aslında özgürlük savunmasında ikinci bir temel kabul daha vardır, o da özgürlüğün kendisidir. Oysa ki bizim davranışlarımız, deneyim, kurallar ve koşullar çerçevesinde çoktan belirlenmiş şeyler de olabilirler.
Bu noktadan sonra tanrının özgürlüğüne gelip, kapanmış bir kapıyı aralayıp, son bir defa o aralığından bakmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Özgür irade tanrıda da varsa, bu yaratılabilecek evrenler içinden en iyisinde olduğumuzu gösterir, ve bu yüzden de diğer evrenlerin potansyel olarak ne olduklarına getirir, hatta aslında ilk nedene kadar da geriye gitmemize sevep olur. Şayet çoklu evrenler veya tek evren, bu konuların günümüzdeki yorumlamaları, ister istemez böyle karman bir yapıya girmektedir.
Evren Teorileri Ve Tanrı
Şimdi, aslında antropik ilke, ilk neden argümanı ve benzeri konularda yazmaya devam edebileceğim kadar konu varken, niye bunları yarıda kesmek zorunda kaldığımı anlatmam güzel olur. Genel olarak düşünceler, argümanlar ve de felsefe üstüne yazılı bir ödev olacağından, hatta dersin ismi metafizik olduğundan, uçları doğa bilimlerine dayanan bu cevapları diğer konularla bir arada yazmak istemedim. Çünkü metafizik, fiziğin hep ötesinde kalacak bir konu iken, benim onları aynı noktaya koyacak olmam kesinlikle sansasyonel olurdu. Bu yüzden de en sona alma gibi bir karar vermem anlaşılır olmuştur umarım. Gene yukarıda kapattığımı söylediğim konuları tekrar açacak olduğum için de kızılabilir, ancak bu noktada kendimi savunmayıp bana kızanları da kucakladığımı söyleyerek konuma geri dönüyorum.
Gene uzmanlık noktam, lisans alanım, ya da ayrıntılı bir okuma yaptığım alanlar olmadıkları için, üstün körü geçeceğim üstlerinden, bunu da bildirmek önemli.
Öncelikle, çok popüler olan big bangin kısa bir açıklamasını yapmak doğru olacaktır.
Big bang teorisi, evrenin büyük bir patlama ile yayıldığını bize anlatan bir toeridir. En düz şekilde, evren çok yoğun ve sıkışık iken, patlayarak genişlemeye başlamıştır, bu genişleme hala devam etmektedir, ve uzun bir sürenin sonunda günümüzdeki halini almıştır.
Bu teori ister istemez insanın aklına İlk neden argümanını getiriyor. Ve ilginç bir şekilde bu konuda diyecekleri var.
Big bang teorisinin kabulü üstünden geliştirilen Borde-Guth-Vilenki adlı teori, ikş farklı konuda da ayrı bir ışık tutuyor.
Arvind Borde, Alan H. Guth, Alexander Vilenkin adlı 3 kişinin hesaplamaları ve teorilerin göre hazırlanmış olan ve bu üç kişinin soyisimlerinden ismini kazanan Borde-Guth-Vilenki teorisi, zamanın eksi sonsuza gidemeyeceğini, dolayısı ile ilk sebebin var olduğunu göstermekle birlikte, çoklu evren tasarısının mümkün olmayacağını savunarak, görünürde Leibnz ve de Lewise bir darbe vuruyor. Bununla birlikte, belki de evrenin düzen ve antropic ilke argümanlarına da çok güçlü bir sav daha verecek.
Antropik ileye güçlü bir kanıt olarak verebileceğimiz bir başka örnek ise, gene big bang teorisinin anomalilerinden olan baryon asimetrisidir. Teoriye göre, big bang olduktan sonra, evrende eşit miktarda madde ve anti madde olmalı iken, bunların eşit olmaması ilginç bir durumdur. Şöyle ki dinyayı oluşturan her şeyin bir anti maddesi var, dolayısı ile dünyanın hatta evrenin kendini nötrleyecek olan madde ve anti maddeden ötürü var olamaması lazımdı. Doğal halinden ötürü var olamaması gerekn bir şeyin var olması, belki de insanlığın yaşamının rastgelelikten çok daha farklı bir şeyden ötürü oluştuğuna dair kanıt olabilir.
Bu kanıta verilebilecek başka bir savunma ise, genel olarak insan merkezli bir evren tasarısını savunmak için kullanılabilecek bir bilgiyi bize sunar.
Kopernik, astronominin en önemli isimlerindendir, ve kendisi kopernik prensipleri dediğimiz prensipler ile dünyanın evrenin merkezinde olmadığını göstermiş, ve bu sayede modern astronomi, evren incelemesi hatta fiziğin temel taşlarından birisi olmuştur olmasına da, kimse 500 sene blyunca kopernik prensiplerini onaylamayı denememiş bile. Fakat günümüzde iki fizikçi olan Robert Caldwell ve Albert Steppins CMB leri yanı kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek, erenin aslında kopernik prensipleri ile çakıştığını, ya da birazcık yanlış çıkardığını kanıtladı. Yukarda da bahsetmil olduğum gibi, evrende bir antimadde ve madde dengesizliği var, ve dünya bu dengesizliğin kırılma noktasında. Evren her yerde homojen değil, bilakis bizim bulunduğumuz gölgeye doğru bir yoğunlaşma veyahut merkezleşme yaşandığını söyleyebiliyoruz. Bu da gene evrende bir yaratıcının işi olarak görülüp, savunulunabilir.
Bununla birlikte, her ne kadar big bang bu tür sorunlarla karşı karşıya olsa da, başka evren tasarıları ile, önümüze konan sorunları aşabiliriz.
Big bang kadar bilinir olmasa da, Plazma kozmoloji teorisi en az 60 yıldır aramızda olan bir teori. Teoriye göre, evrenin var oluşunda ionlaşma ve plazmanın çok önemli olduğuna dair bilgiler veriril. Bununla birlikte evrenin bir başlangıcı yoktur, evren ionlaşma sonucunda bir plazma tabakasının oluşması ile evren olur, en temelinde bir başlangıç, ya da öncesi gibi durumları konuşmaya gerek kalmadan bir evren tasarısı kurarak, hem baryon asimetrisine çözüm bulur, hem de Borde-Guth-Vilenki teorisinin getirdiği cevaplar big bangin olmak alrunda olmasına dayalı olduğu için, hem çoklu evren tasarısını bozmaz, hem de bir ilk neden arayışına girmeyi zorunlu kılmaz.
Ve görüyoruz ki, kesin bir anlama veya cevap, en azından bu konu için, bilimle bile mümkün değildir. Şayet tanrı meselesi üstüne, burada özet geçtiğimden çok daha ayrıntılı ve de fazla konuşulmuştur. Gene de şu noktada, doğru konuları, olabildiğince kısa ve düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum, bu yüzden de bu çalışmayı, memnun kalmış bir şekilde sonlandırıyorum.
submitted by KeldornTP to ilericilik [link] [comments]


2020.08.15 23:12 yuzenpipi YURT DIŞINDA NASIL ÇIKILIR #1 ÖĞRENCİ

Evet merhabalar sevgili KGB üyeleri ben yuzenpipi ve sizler için bir seri başlatıyorum ve aşağıdaki sorularınıza yanıtlar vereceğim bu seriyi bir süre devam ettireceğim ve her gece ikide bu serinin bir partını atmak kaydıyla devam edecek. Umarım yazdıklarımı okuduğunuzda az da olsa kafanızdaki soru işaretlerini giderebilirim ve bişeyler anlamanızı sağlarım belki de birilerinin fikirlerini değiştiririm. Bu günkü konumuz başlıkta da yazdığı üzere "ÖĞRENCİ OLARAK YURT DIŞINDA GİTMEK VE O ÜLKELERDE YAŞAM KURMAK" adlı konuya bu gün elimden geldiğince değinmeye çalışacağım ve seri boyunca aşağıda da belirttiğim spesifik olarak değişkenlik gösteren sorulara kesin olmayan ama genel yanıtlar vermeye çalışacağım. Umarım beğenirsiniz ve işinize yarar, şimdi başlayalım. Uzun araştırmalarım ve deneyimlerim sonucunda çıkardığım bilgileri sizlerle paylaşıyorum bazı bilgiler için aşağıda yorumlar kısmında sizler için bir kaynakça link haritası olacak oraya da bir göz atmayı ihmal etmeyiniz. yuzenpipi gururla sunar.
  1. "Yurt dışına nasıl çıkılır? "
  2. "Yurt dışına gittiğimizde neler yapılmalıdır?"
  3. "Yurt dışında ne yapılır?"
  4. "Orada sağlık sorunları yaşarsam ilk olarak neye başvurmalıyım? "
  5. "Kur bu haldeyken orada nasıl yaşarım nasıl geçinirim? "
  6. "Dil yok ya da çok iyi değil ne yapabilirim insanlarla nasıl rahatlıkla bağ kurabilirim gitmeden bunu nasıl düzeltebilirim?"
  7. "Orada ya da başka bir ülkede öğrenimimi tamamladım orada yaşamaya nasıl devam ederim?"
  8. "Para nasıl kazanırım?"
  9. "Orada öğrencilere nasıl davranılıyor ya da ben öğrenciyken aldığım reaksiyonlar nasıl olacak alt tabaka gibi görülecek miyim?"
  10. "Gerçekten Türklere ve Müslümanla bir ırkçılık var mı eğer varsa bunun üstesinden nasıl gelirim?"
  11. "Can güvenliğimi kesin olarak sağlayabilecek miyim?"
  12. "Okuldan mezun olduktan sonra hemen iş bulabilecek miyim yoksa uzun bir iş arama serüveni beni mi bekliyor?"
  13. "Uluslararası sertifika/Mavi sertifika/Evrensel sertifika nedir ne işe yarar ne gibi avantajları dezavantajları vardır?"
  14. "Yurt mu ev mi ya da bizim gibi AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşlarından olan insanlar için yurt avantajı var mı?"
  15. "Ciddi bir kültürel fark var mı?"
  16. "Eğer ciddi bir kültürel fark varsa nasıl rahatlıkla bağ kuracağız püf noktaları nedir?"
  17. "Asimile nasıl olunur? İyi bir şey midir?"
  18. "Bursluluk için hangi sınavlara girmeliyiz Hangi okullar burs veriyor ve hangi şartları yerine getirmeliyiz?"
  19. "Sadece para kullanılarak hangi yolu izlenilerek gidilir orada okula nasıl başlanılır"
  20. "Amerika kıtasında mı yoksa Avrupa kıtasında mı okunmalı ne gibi avantajları var?"
  21. "Neden Türkiye değil?"
  22. "Türkiye ile aralarındaki net farklar nedir? "
  23. "Yurt dışında yaşayacağımız ve bizi baltalayacak sorunlar ne olacak çözümleri genel olarak nelerdir? "
  24. "Bu serüvene kimler katılmalıdır ve kimler galip ayrılabilir?"
  25. "Nelerden uzak durulmalı ve ne gibi kurumlarla bağlantılarımızı asla kesmemeliyiz?"
-Daha çok soru yazılabilir ama bunların yeterli olduğunu düşünüyorum eğer aklınızda kalan extra sorular olursa ben buradayım comment kısmında sorularınızı bana yöneltmenizi istiyorum aşırı bir soru olduğunu düşünüyorsanız özelden de ulaşabilirsiniz. Bu serinin ilgi göreceğini düşünüyor desteklerinizi bekliyorum. Follow atarak da attıklarımı daha hızlı görebilirsiniz. Her neyse soruları cevaplamaya başlayalım.
Evet ilk sorumuzu kendimize sorarak ve cevaplayarak başlayalım. "Yurt dışına nasıl çıkılır?" Yurt dışına çıkmak için bağzı yeterlilillerinizin olması gerekiyor: Pasaport sahibi olmak ülke vize istiyorsa vize almak, bolca para ve muhtemelen ingilizce olmakla beraber o ülkenin vatandaşlarıyla iletişim kurabileceğiniz bir dili bilmek/öğrenmek. Bu soruyu her gün sorup farklı şekillerde yanıtlayacağımdan bu gün öğrenci olarak gitmek konusunda yanıtlıyorum. Yabancı ülkeye Türkiyede okuduğunuz üniversitenin erasmus programına katılarak, yurt dışında okumak için o ülkenin üniversitelerinin yabancı öğrenci için ayrılan kontenjanına burslu girerek ya da para vererek. Bu soruya yeterince zaman ayırdık diğer sorumuza geçelim.
Evet ikinci sorumuzu da kendimize soruyor ve olabildiğince genel hatlarıyla yanıtlamaya çalışıyoruz. "Yurt dışına gittiğimizde neler yapılmalıdır?" Bu soru da her gün sorulacak ve farklı cevaplar verilerek noktalanacak bir soru olduğundan direkt öğrenci olarak gittiğimizde ne yapmalıyız adlı soruya yanaşıyoruz. Şu an Amerika, Almanya, Hollanda, Ukrayna, İtalya, İspanya, Rusya gibi ülkelerde okuyan bir çok yabancı uyruklu öğrenci var. Bu ülkeler en çok yabancı öğrenci çeken ülkeler arasında zirveyi paylaşan ülkeler. Şimdi diyelim ki biz oraya gitme kararı aldık ve burdaki işlemlerimizi tamamladık ardından uçağa bindik ve X ülkesinin Y şehrinin Z üniversitesine öğrenci olarak öğrenim görmek için gidiyoruz ve artık X ülkesinin havaalanındayız. Burdan sonra ne yapmalıyız? Başlangıç olarak konsoloslukla hemen iletişime geçip kendinizi konsolosluğa tanıtmanız gerekiyor ki bir sorun olduğunda size daha kolay yardım edebilsinler. Ardından çok zaman geçmeden üniversitenizle hemen yüz yüze iletişime geçin ve kayıt vs işlemlerinizi tamamlayın ki ileride size ciddi sorunlar doğurmasın. Ardından yurtta kalacaksanız özel ya da üniversitenin yurtlarından artık bakın başvurunuzu yapın (ki bunu daha önceden internet aracılığıyla yapmanız gerekiyor) artık kalacak yeriniz hazırdır. Evde kalmak istiyorum diyorsanız ülke değiştirmeden orada kiralık evlere bakmanızı öneririm ve o ülkede öğrenci statüsüyle ev nasıl kiralanır (bu konuda bilgim yok) konusunu derinlemesine araştırmanızı öneririm. Bu soruyu da yeteri kadar incelediğimize inanıyorum artık diğer soruya geçelim.
Evet üçüncü sorumuza da geldik. Sorumuz "Yurt dışında ne yapılır?". Cevabı çok uzun olmasa gerek. Suça bulaşmadığınız sürece özgürsünüz dikkatli olun çünkü evinizde değilsiniz. Eğer bir suç işlerseniz sınır dışı edilerek rüyanızdan uyandırılırsınız bunu yaşamak istemezsiniz. Uyuşturucudan ve aşırı alkolden uzak durun çünkü muhtemelen hayatınızı mahfedecek unsurlar bunlar olacak
Dördüncü sorumuza da geldik "Orada sağlık sorunları yaşarsam nereye baş vurmalıyım?" Öncelikle çok ciddi bir sorununuz yoksa kendi kendinizi tedavi etmeye çalışın. Ama biz uç noktaları konuşmaya geldik buraya. Tabii ki başlangıç olarak hastaneye başvurmanız ve yabancı uyruklu insan olarak girişinizi yapmanız gerekiyor. Bir sigortanız olmadığı için muhtemelen hastane masraflarınız biraz cebinizi titretebilir. Onun yerine okulunuza rapor verip kaydınızı geçici süreliğine onlineye alarak (her üniversitede olmadığını düşünğyorum online olayının) Türkiyeye geri dönüp burada sağlık sorunlarınızı daha kolay giderebilirsiniz. Tabii konsoloslukla da iletişime geçmeyi unutmayın. Bu sorumuzu da noktalıyor ve diğer sorumuza geçiyorum.
Beşinci sorumuza da gelmiş bulunmaktayız. "Kur bu haldeyken orada nasıl yaşarım nasıl geçinirim?" Evet ne yazıkki Türk Lirası gün geçmiyor ki değer kaybetmesin ama buna kişisel olarak hiçbir müdeahalede bulunamayacağımızdan yapacak bişi olmadığını düşünüyorum. Bu konuda Ukrayna revaçta çünkü 1 Ukrayna Hryvniası 0.27 türk lirası olduğundan ve bu ülkenin para birimi değersiz olduğundan orda biraz daha ucuza yaşarsınız. Güzel kızları ve alkol ucuzluğunun da bağzı yan güzelliklerinden olduğunu söyleyebilirim. Ama ne yazıkki sizin ilgilendiğiniz ev kiraları olsun okul masrafları olsun hepsi dolarla olduğundan yine de paçayı kurtarmış sayılmazsınız. Başka bir ülkede bu serüvene başlayacağım derseniz okul masrafları ve ev kirası konusunda eğer burs almazsanız ailenizden iyi bir maddi destek almanız gerek yoksa başka türlü hayatta kalmanız mümkün değil. Eğer burs kazanırsanız işiniz biraz daha rahatlar diye düşünüyorum aksi taktirde çalışmanız gerekiyor. Çalışmak için de çalışma iznine ihtiyacınız var o da ülkeyle bayağı bir dilekçeleşmeniz ve konsolosluktan yardım almanız manasına geliyor tam olarak nasıl alındığı konusunda net bir bilgim olmadığı için yine destekçiniz google olacak.
Ever altıncı sorumuza geldik hadi bunu da dillendirelim. "Dil yok ya da iyi değil insanlarla nasıl bağ kurabilirim ya da gitmeden nasıl düzeltebilirim" Evet ne yazıkki Türk öğrencilerinin genel problemi senelerce İngilizce dersi gösterilmesine rağmen iki cümleyi bir araya getiremiyoruz. Bu konuda bireysel olarak çabalamazsak, kendimize güvenmezsek ve istekli olmazsak ne yazıkki ne kadar uğraşırsak uğraşalım hep ikinci adımımız boşluğa basacaktır. Neyse hadi lafı biraz toparlayalım Yabancı dil hiç yok nasıl öğrenebilirim? Bu soruya cevaplar yine kollara ayrılıyor bundan dolayı ilk cevabımıza bakalım. Tabii ki çoğu insanın da aklına geldiği gibi dil öğretim kurslarına başvurmak. Bu kurslar ne yazıkki çok ucuz olmamakla birlikte başarısız olma şansınızı da işin içine eklenmesiyle biliniyor ama kendinize güveniyor ve bu konuda başarılı olacağınızı düşünüyorsanız ceplerinizi boşaltmaya hazır olun. Evet bu Dil bilmeme sorununun ikinci bir çözümü de var elbet bu da tabii ki evde kendi kendine öğrenmek. Başlangıç olarak kelime hazinenizi geliştirmeniz gerekiyor bunu da en kolay sözlük ezberleyerek yapabilirsiniz. Tabii ki dil şıp diye öğrenilmiyor çaba istiyor vakit istiyor ve sabır istiyor. O yüzden günde en az iki üç saatlik mesaileriniz için kahvelerinizi hazırlayın. Kelime öğrenmenin binlerce püf noktası var ama ben %99 akılda kalacak olan yöntemi söyleyeyim size, kelimeleri anlamlarıyla birlikte defalarca ve defalarca kez yazmak. Benim önerim bir sayfayı dolduracak şekilde bir kelimeye vakit ve enerji ayırırsanız muhtemelen ölüm döşeğindeyken bile o kelimeyi hatırlayabilirsiniz. Bu çok zor ve uğraştırıcı dediğinizi duyar gibiyim. Kimse kolay olacak demedi zaten unutmayın. Evet şimdi kelime sorununu çözdük ardından grammar dediğimiz cümle kurma sorununa gelelim. Ne yazıkki bu da ezber dışında hiçbir yolu yok ve bunun çözümü de sadece ve sadece pratikten geçiyor. Benim yine sizlere en etkili öğrenme metodu olarak göstereceğim yol defalarca kez cümle kurup bunu yazıya dökmek olacaktır. Grammar sorununu da hallettiğimizi düşünüyorsak artık telaffuz etmeye geldi diyeceksiniz merak etmeyin bunun da çözümü var. Bu kelimeleri yazarken yazmaya başlamadan nasıl telaffuz edildiğini öğrenmeniz ve yazarken sürekli içinizden tekrar etmeniz cümle kurarken de bu sürekli tekrar ettiğiniz kelimeleri birleştirerek kullanmanız sizi telaffuz açısından ileriye taşıyacaktır. Son olarak akıcı konuşmaya dökmek kaldı. Bunun için yine birden fazla yolumuz var ben hepsine değinmeyeceğim fakat bir ikisinden bahsetmeden de geçemem. İlk olarak aynaya karşı konuşmak. Bir aynanın karşısına oturarak kendinize doğru telaffuz etmek kaydıyla sorular yöneltip geri sorular ve cevaplar verirseniz konuşma konusunda ilerleme kat etmeye başlarsınız. İkinci yolumuz ise o dili bilen arkadaşlarımızla oturup sohbet etmek ama ne yazıkki Türkiyede yabancı dil bilen Türk sayısı az ve çoğumuzun böyle bir arkadaşı yok ondan dolayı olanlar kendini şanslı saymalı ve o kişiyle pratikler yapmalıdır. Üçüncü yolumuz para vererek internet üzerinden bağzı yabancı dil bilen hocalarla facetime konuşma gerçekleştirmek. Neden para veriyoruz? dediğinizi hissediyorum bunun sebebi de böyle platformlar olması ve çoğusunun paralı üyelik istiyor olması. Bu soruya çok vakit ayırdık umarım anlaşılır olmuştur.
Yedinci sorumuza geldik bu spesifik bir soru olduğundan kesin cevapları veremiyorum ne yazıkki . Fazla uzatmadan hemen soruya ve cevaplarına geçelim: "Orada ya da başka bir ülkede lisans/yüksek lisans eğitimimi tamamladım orada nasıl kalabilirim?". Evet sorumuz yine aşırı ucu açık olan ve cevapları ülkeden ülkeye değişebilecek bir soru ama biz uzatmadan genel cevapları verelim. Daha net cevaplar arayan arkadaşlar google uygulamasına sorularını yönelterek cevaplarına ulaşabilirler ben sadece burda sistem nasıl işliyor onu anlatmaya çalışıyorum. Neyse biz cevabımıza geçelim. Öncelikle o ülkenin vatandaşı olmak için gereken şartları yerine getirmemiz lazım. Bu şartları yerine getirdikten sonra muhtemelen bir miktar para ödeyerek ya da bir mülk sahibi olarak vatandaşlığı elde edebiliriz. Bunlar zor derseniz çoğu ülkede geçerli olan evlilik yoluyla vatandaşlık alabilirsiniz. Bu konuda yardımcı olan bağzı insanlar var antlaşmalı evlilik yaparak ve üzerine bir miktar para vererek hiçbir nafaka miras ya da mal mülk paylaşımı olmadan yapılıp sonlandırılan evlilikler var ve geçimini burdan sağlayan onca yabancı insan var bu insanlara da başvurarak düşük ücretlere vatandaşlık alabilirsiniz. Ya da birisini severek ve mutlu bir hayat yaşama ümidiyle de bir yuva kurabilirsiniz ve umarım da mutlu bir hayat yaşarsınız. Bir başka seçeneğimiz ise öğrenimimizin sonunda yaptığımız işe bağlı olarak çalıştığımız şirket aracılığıyla da vatandaşlık almak ve yerleşik düzene geçmek mümkün. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar.
Sekizinci sorumuza da geldik. Hadi bu sorunumuza da cevap vermeye çalışalım sorumuz gelsin. "Para nasıl kazanırım" herkesin cevabını rahatlıkla vereceği soruya biz yine de tüm kollarıyla cevap vermeye çalışalım. Öncelikle öğrenciyseniz ne yazıkki çalışma izninizi de daha alamamış olmanız yüksek ihtimalli. Bundan dolayı orada girdiğiniz işlerde size el altından düşük ücretler verecek ve muhtemelen çalışmamızın karşılığını bırakın beşte birini alacaksınız. Eğer bir Türk iş verene geldiyseniz maaşı alamamanız bile olası. Her neyse işlerin biraz daha yolunda gittiğini ve 1300 dolara yakın bir maaş aldığınız bir part time iş bulduğunuzu hayal edelim. Paranızın keyfini çıkarın. Bir başka seçenek sosyal medya üzerinden para kazanmak. Youtube/Twitch gibi platformlardan şansınızı deneyebilirsiniz. Bi de borsacılık var ama anlamadığımdan pek bişey yazamayacağım bu konu hakkında çünkü gerçekten hiçbir bilgim yok bilen arkadaşlar comment kısmına yazabilir borsa hakkında.
Evet hemen dokuzuncu sorumuzu da kendimize yönelterek yazımıza devam edelim. "Orada öğrencilere kötü davranılıyor mu alt tabaka haline geliyor muyuz?" Ülkeden ülkeye değişmek kaydıyla hem evet hem hayır. Türkler size muhtemelen kötü davranacak o yüzden uzak durun Türklerden ve çoğu insana öğrenci olduğunuzu belli etmemeye çalışın emin olun daha rahat edeceksiniz. Bu soru da bu şekilde noktalandı.
Onuncu sorumuzu da kendimize yöneltelim ve cevaplayalım. "Gerçekten Türklere ve Müslümanlara bir ırkçılık var mı üstesinden nasıl gelirim?" Yurt dışına çıkıp bir hayat kurmayı hedefleyen bir çok genç Türkün de aklında olan sorulardan bir tanesi, "ırkçılıkla karşılaşır mıyım?" ne yazıkki bu soru da değişkenlik gösterebildiği gibi evet cevaplarını da vermek mümkün keşke dünyada ırkçılık diye bir şey olmasa değil mi? Ama europa subunda bile Türk insanlarına nefret kusan insanları görebilirsiniz ondan dolayı bu soru bulunduğunuz yerden yere değişir. Almanyada ırkçılık yeme olasılığınız var ama bu muhtemelen Müslümanlığınızdan kaynaklı olacak ama Türklük de etkili bir etmen oluyor yediğiniz ırkçılık konusunda. Müslümanlara yapılan ırkçılığın nedenini az buçuk biliyorsunuzdur diye umuyorum ve zaten uzun olan bir yazıda buna da yer vermek istemiyorum merak edenler ufak araştırmalarla bulabilir. Irkçılığa maruz kalmamak için biraz daha karma toplumların yaşadığı yerleri tercih etmeniz ve ırkınızı dininizi dilinizi heryerde belli etmemenizi şiddetle tavsiye ederim yoksa bu zorbalıktan can tehlikenize kadar uzanan sonuçlar doğurabilir.
Yazıyı dün gece yarım bırakmıştım yorgunluktan şimdi devam ediyorum. Evet arkadaşlar diğer sorunumuza da gelelim. 11. sorumuzu kendimize yöneltiyoruz, "Can güvenliğimi kesin olarak sağlayabilecek miyim?". Evet bu sorunun cevabı ne yazıkki kesin olarak evet değil. Almanyada ve bir çok yabancı ülkede Türklerin öldürülmesi insanın içinde bir kuşku oluşturuyor ve acabalara yol açıyor. Bu konuda yine yapmanız gerekenler basit ve etkili yöntemler. Birinci adım olarak saçma ortamlara girmeyerek bir miktar kendinizi güvene alabilirsiniz. Uyuşturucu kullanılan ortamlardan uzak durmak gibi mesela. Bir başka adım olarak da ırkçılık görmenizi en aza indirmek için Türk olduğunuzu eğer Müslümansanız da dininizi de saklayarak sadece yakın olduğunuz kişilerle bir sırmış gibi paylaşarak yine zarar görme olasılığınızı azaltırsınız. Ülke değiştirmeden önce gideceğiniz ülkenin gideceğiniz il/semt/ilçe/eyalet/kasaba/köy/mevki artık her ne deniyorsa suç oranı araştırması yapabilir ve kiralayacağınız evin merkezi bir konumda olmasına özen gösterebilirsiniz. Son olarak bir gün içerisinde en az sizleri bir kere arayacak iletişim kuracak yakın dostluklar edinmenizi tavsiye ederim. Zaten ne yazıkki Türkiye'de de olmayan can güvenliğinizi orada da garanti edemiyor hiç kimse. Umarım şanslı olursunuz ve kimse size zarar vermeden yaşar gidersiniz. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar dikkatli olup tedbirli olmak da bizlerin elinde diğer sorunumuza geçmenin vakti geldi.
Onkinci sorumuzda bizi bekleyen önemli bir soru var. Gelecek kaygısından da olsa gerek bu soru için yine net bir cevap yok ama olabilecek en kesin cevapları vermeye çalışacağım. "İş bulabilecek miyim? Çalışabilecek miyim? İş şartları nasıl? Yoksa uzun bir iş arama serüveni beni mi bekliyor?" bu soruyu yabancı ülkeyi bırakın Türkiyede bile bol bol kendimize soruyoruz ne yazıkki. İş bulmak pek kolay değil ve çalışmanın da aynı şekilde kolay olmadığını söyleyebilirim. İş içim yine okuduğunuz bölüm çok önemli ama burgerking'te yerleri süpürerek almanyada 1.700(bin yediyüz) euro kazanmanız mümkün. İş için çok dert etmeniz gerekmiyor yani. Okuduğunuz bölümle doğru orantılı olarak iş seçenekleriniz ve maaş durumunuz değişkenlik gösterdiği gibi yazılımcılık konusunda bayağı etken rol oynayabilir ve yüksek ücretlerde iş bulabilirsiniz. İş bulmak genel olarak şans ve kişilik meselesi olduğundan kendinize güvenin ve iş aramaya şimdiden başlayın. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar googleden daha kesin bilgiler öğrenebileceğinizi eminim ki siz benden daha iyi biliyorsunuzdur.
On üçüncü sorumuza geldik şimdi de onu cevaplayalım." Uluslararası sertifika/Mavi sertifika/Evrensel sertifika nedir ne işe yarar ne gibi avantajları dezavantajları vardır?".Uluslararası sertifika, Mavi sertifika diye de adlandırılıyor, her ülkede bu sertifika ile iş bulmanıza olanak tanır. Çoğu Türk üniversitesinden alamadığınız bu sertifikayı Kiev, Cambridge... gibi üniversiteler (yazıyı uzatmamak için daha fazla örnekler vermeyeceğim) mavi sertifika veren üniversitelerdendir. Ukrayna fiyat bakımından biraz daha ucuz olduğundan tavsiye ederim ama ukrayna rüşvetler ülkesi olduğu için bir dersten geçmeniz için iyi bir para vermeniz gerekebilir ve bir çok yanıyla kötü bir ülke ukrayna fiyat bakımından Türk milletinin biraz daha erişebileceği bir ülke oluyor. Araştırmanızı ona göre yapmanız ve Almanya, İngiltere, Hollanda... gibi ülkeleri burs bakımından zorlamanızı tavsiye ederim. Bu sorumuzun da burda cevaplandığına inanıyorum ve diğer soruya geçiyorum.
On dördüncü sorumuz da yine akılları kurcalayan ve acaba derdirten sorulardan olmakla birlikte kesinliği yine belli olmayan bir "Yurt mu ev mi ya da bizim gibi AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşlarından olan insanlar için yurt avantajı var mı?" Bu sorumuzun çok kısa bir cevabı var. Hem evet hem hayır olmakla birlikte ülkeden ülkeye üniversiteden üniversiteye değişiyor ve bunu da Google ile araştırmanızı öneririm.
On beşinci sorumuza da gelelim hemen. "Ciddi bir kültürel fark var mı?". Soru saçma ya da basit gelebilir ama ne yazıkki kültürel farklar ciddi çatışmaları da beraberinde getirebiliyor. Biz Türk insanları olarak çoğu batı ülkesinden farklı olduğundan bu çatışmaların doğması çok doğal ama bu konuda yine yapacağınız bazı şeyler var. Üniversite seçimini yapacağınız ülkenin yerel kültürünü araştırıp biraz daha hakim olarak oraya gidip çok göze batabilecek hareketleri yapmanızı önleyebilir. Bu sorumuzu da bu şekilde noktalandırmış bulunmaktayız.
On altıncı sorumuzda ise bizi bir önceki sorumuzla alakalı bir soru bekliyor. "Eğer ciddi bir kültürel fark varsa nasıl rahatlıkla bağ kuracağız püf noktaları nedir?" Bu soru yine kısa cevap vereceğimiz uzun uzadıya gitmeyecek sorularımızdan olacak. Bizler Türkiyede büyümüş ve genel olarak Türk ve Arap karışımı örf görenek ve adetlerle yetişmiş ve bunlara alışık insanlar olarak (çevrenizden bunları gördük ne de olsa hep.) orada yabancılık çekmemiz doğal olacak. Bağzı davranışları bize benzemesine rağmen çoğunlukla net ayrımlar yaşayacağımız ülkede kendi örf adet ve geleneklerimizden uzak kalmak zorunda kalacağız. Benim için çok problem değil açıkcası zaten bu şekilde ben yetiştirilmedim ve bunları bilmiyorum ams bu şekilde yetişip gören arkadaşlar için zor ve uzun bir adapte olma süreci bekliyor. Çoğunluğun sizden olmayan yerlere kendi bildiklerinizi götürmeye uğraşmayın çünkü dışlanırsınız benden de bir tavsiye olsun bu. Bu soruyu bence yeterince cevapladığıma inanıyorum diğer soruya geçiyorum.
Diğer bir sorumuz olan On Yedinci sorumuza geldik. Bu sorumuz da yine son iki sorumuzla bağıntılı bir soru oluyor. "Asimile nasıl olunur? İyi bir şey midir?". Öncelikle asimile kelimesinin anlamına bakmak gerekiyor. Bilmeyenler için birebir TDK dan aldığım çeviri aynen şöyle diyor : "Asimile olmak kendi benliğini kaybetmek anlamına gelir. Kendi özünü, kendi yaşam biçimine ket vurup başka benlikleri özümsemek ve onlar gibi yaşamaya çalışmak asimile olmaktır. kendi benliğini, değerlerini, özünü kaybetmektir." yani lafın kısası kendi benliğini yitirip ve kendi milletinin özünü yitirmek anlamına da gelebilir. Asimile olmak belki burda yaşayan ailelerinize göre kötü bir şey olabilir ama siz orada bir hayat kuracak yeni bir sayfa açacaksanız asimile olmazsanız ne yazıkki tam anlamıyla oraya uyum sağlayamazsınız. Çok iyi bir olay olmamasına rağmen bağzen mecbur ve gerekli olabiliyor. Yine sizlere kalmış bir seçenek olacak. Bu sorumuzu da burda noktalayabiliriz. Bu sorumuzu da burda noktalayalım.
Bu soru daha ilgi çekici ve daha önemli olan ve herkesin aklına daha çok takılan bir soru."Bursluluk için hangi sınavlara girmeliyiz Hangi okullar burs veriyor ve hangi şartları yerine getirmeliyiz?" Ne yazıkki herkes bu konu hakkında çok bilgili değil ben yine sizi biraz aydınlatmaya çalışacağım. Unutmayın bu hangi adımları atmanız ve neleri araştırmanız ile ilgili bir seri burada herşey ile ilgili net ve tam bilgiler yok. Sizlere verdiğim konu başlıklarını sizlerin googleden daha derinlemesine araştırmanız gerekiyor. Şimdi sorumuzun cevabına gelelim. Ne yazıkki burs almak o kadar kolay değil her kurum burs vereceği öğrencileri belirlediği kriterlere göre değerlendirmektedir. Bu kriterlerin en başında akademik başarı yer alsa da spor veya sanat alanlarındaki başarılar da burs almak için yeterlidir.
Yurtdışı eğitim bursları son derece rekabetçi olmasıyla bilinir. Her yıl dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce öğrenci bu sınırlı sayıdaki burslara başvurmaktadır. Bu yüzden burs veren kuruma öğrencinin profesyonel kişiler rehberliğinde başvurması kendini daha doğru ifade edebilmesi için son derece önemli oluyor. Burs almak için ihtiyacınız olan şeyleri aşağıda madde halinde yazıyorum.
Öğrencinin gideceği ülkenin dilini biliyor olması,
Akademik başarılar, not döküm belgesi (transkript), sportif başarılar (madalya, sertifika, lisans)
Eğer öğrenci başka bir kurumdan burs alıyorsa, burs aldığı kurumdan neden bursa seçildiğine dair referans mektubu
Niyet mektubuna ihtiyaç var
Burslar konusunda, akademik başarı, spor veya özel yeteneğe dayalı burslar için Amerikan Üniversiteleri daha cömert davranmaktadır. Yüksek lisans ve doktora burslarında Amerika, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda daha çok akademik başarıya dayalı burslarda yoğunlaşmışlardır. Üniversiteler özel bir alanda projesi olan ve/veya akademik kariyer hedefleyen öğrencilere öncelik tanımaktadır. Avrupa ülkelerinde ise üniversiteler burs konusunda öğrencinin, ülkenin dilini ne kadar iyi kullanabildiğine bakmaktadır. Avrupa Birliği Bakanlığı ise Avrupa Birliği alanında yüksek lisans yapmak isteyen öğrencileri burs imkanları sağlamaktadır.Yurtdışında öğrenciler çeşitli maliyetleri karşılamak zorundadır. Hiçbir ödeme yapmaksızın her şeyi kurumun ödemesi genellikle söz konusu değil tabii ki. Ancak yine de Yıllık kırk (40)bin, aylık bin(1000) dolara kadar ulaşan tam ya da kısmı burs imkanlarına eğitim, seyahat, yemek, konaklama ve vize masrafları gibi pek çok konu dahil edilebilmektedir. Ayrıca Amerika ve Kanada’daki pek çok üniversite akademik başarısı yüksek olan lisans öğrencilerine ve mezunlarına ücretli staj imkanları sunmaktadır.
Şimdiyse yurt dışı bursluluk başvuru şartlarına bakıyoruz. Aşağıda madde madde yazacağım. Yurtdışında burslu üniversite okumak isteyen öğrenciler için başvuru sırasında istenen belgeler farklılık gösterebilmektedir. Yine de temel başvuru evraklarını sıralamak gerekirse:
*Başvuru formu *Not döküm belgesi *Diploma *En az iki referans mektubu *Referans mektuplarının yeminli tercüman tarafından yapılmış çevirisi
*Yabancı dil seviyesini gösteren sınav sonuçları
Yine tabii ki şansınızı arttırmak için yapmanız gereken bağzı şeyler hala var. Başvuru sürecinde belgelerinin eksiksiz tamamlanması, son başvuru tarihinden önce gönderilmesi ve iyi yazılmış niyet mektubu başvuru sürecinde en çok dikkat edilmesi gerekenlerdir. Evet biliyorum bu sorunun uzun bir cevabı oldu ama açıklayıcı olduğuna inanıyorum.
Şimdi diğer sorumuza gelelim On Dokuzuncu sorumuzla da devam ediyoruz tabii ki de. Sorumuz ise "Sadece para kullanılarak hangi yolu izlenilerek gidilir orada okula nasıl başlanılır" Bu sorumuz da ilgi çekici bir soru ben yine kısa bilgileri vereyim. Parayla okumak için bir dilekçe yazmanız ve muhtemelen bir şirket aracılığıyla gitmeniz gerekiyor. Bunun için biçilmiş kaftan Ukrayna oluyor çünkü çok çok çok daha ucuz olmasıyla biliniyor bu ülke. Yıllık iki(2) bin dolar($)'a okuyabilirsiniz ve tıptan pilotluğa bir çok bölüm seçebilirsiniz bu konuda sizlere bir çok şirket yardımcı olabilir ve ufak araştırmalarla bulabilirsiniz. Onun dışında bir çok ülkenin üniversitesine para vererek yabancı öğrenci statüsüyle öğrenim hayatınıza başlatabilirsiniz. Bu sorumuzu da bu şekilde noktalıyor diğer sorumuza geçiyoruz.
Yirminci sorumuzu da kendimize yöneltiyoruz. "Amerika kıtasında mı yoksa Avrupa kıtasında mı okunmalı ne gibi avantajları var?". Bu sorunun değişkenlik gösteren cevapları olabilir ama ben sizlere yine de kendi fikrimi söyleyeyim. Bu sorunun cevabı biraz daha objektif kaçacaktır. Avrupada biraz daha kolay yaşayıp iş bulma olasılığınız artacağından sizleri okurken biraz daha maddi refaha eriştirecektir. Avrupanın hava şartları olsun ve Amerika/Kanada gibi ülkelere kıyasla bir tık daha ucuz olmasıyla mutlu edecek olan bir detay olacak ve ulaşımın da daha kolay ve rahat olması da ek bir "+" olacaktır. Şu an daha aklıma gelen bir ek olmadı ama hatırladıkça yorumlara yazmaya çalışacağım. Bu soruyu da noktalıyorum ve diğer soruyu cevaplamak üzere diğer soruya geçiyorum.
Yirmi Birinci sorumuzu da hızlıca kendimize sorup yanıtlayalım. "Neden Türkiye değil?" yani bu soruyu herkesin rahatlıkla yanıtlayacağını biliyorum ama bir iki örnek vererek yanıtlayayım. İğrenç okullar, yurtlar ve yemekhaneleri. Öğrenciye değer verilmemesi ve çoğu öğrencinin okumaya değil sex vs şeyler yapmak için okulları doldurup insanları yanlış yönlendirmeleri. Öğretim veremeyen rektör ve hocalar. Kütüphanesi olmayan koğuştan bozma "üniversiteler" halkın sürekli öğrencileri kazıklayıp herşeyi pahalıya satmaya, kiralamaya çalışması. Hayattan bezdiren bir psikolojik baskı, alım gücünün düşük olması. Ekonomik yetersizlikten iğrenç beslenmek ve mutsuz yaşamak. Üniversite mezunu olduktan sonra bile yüksek ihtimal iş bulamama sorunu yani işsizliğin hat safhada olması. Başınıza saçma bir olay gelip ölmeniz. Her an yaptığınız bir paylaşımdan dolayı hapsi boylamanız. Çoğu üniversitenin uluslararası sertifika verememesi ve daha sayılabilecek binlerce kötü özelliğiyle türkiye okumak için zengin olmanız gereken bir ülke. O yüzden daha fazla uzatmanın manası olmadığını düşünüyor diğer soruya geçiyorum.
Yirmi İkinci sorumuzla devam ediyor lafı daha fazla uzatmıyorum. Sorumuz şöyle "Türkiye ile aralarındaki net farklar nedir? " Daha deminki sorumuzun cevaplarında olabildiğince belli oldu gibi duruyor ama ben yine de ufak bir şekilde sizlere özet geçeyim. Okul statüsünün çok çok yüksek olması, uluslararası sertifika veriyor olması, öğrenciye verilen değerin fazla olması, zengin kütüphanler ve yüksek yaşam standartları Avrupanın/Amerikanın Türkiyeden öne çıkan özellikleri oluyor. Bu kısa soruyu da bitirip diğer bir sorumuza geçiyoruz.
Yirmi Üçüncü sorumuzda ise bizi "Yurt dışında yaşayacağımız ve bizi baltalayacak sorunlar ne olacak çözümleri genel olarak nelerdir? " bekliyor bu sorumuzun da cevapları çok uzun ve ilginç olmasa gerek çünkü çoğumuz bu sorunun cevabını biliyoruz. Kur farkından dolayı ailemizden ya da birikmiş paramız vasıtasıyla gittiğimiz ülkede paramız neredeyse onda birine (1/10) düşüyor. İşin maddi boyutu bir yana (muhtemelen) senelerce birlikte yaşadığımız ailemizden uzak kalmak ve bu uzun okuma yılları içerisinde ailenizden birisini kaybetme olasılığınız psikolojik olarak sizi aşırı yıpratabilir. Kendi benliğinizi mecburen erittiğiniz yabancı topraklarda sizlere ikinci (2.) sınıf insan muamelesi yapmaları da söz konusu olduğu gibi kalbi ve duyguları hassas olan kişiler için zor zamanlar bekliyor olacaktır. Bu sorumuzu da atlattık ve diğer sorumuza geçiyoruz.
Yirmi dördüncü sorumuzda bizleri karşılayan şu soru dikkat çekiyor. Yine kilit bir soru olan bu sorunun cevabı bu yazıyı okuyan herkes için bir dönüm noktası olabilir. "Bu serüvene kimler katılmalıdır ve kimler galip ayrılabilir?" evet bu soruyu başta sorup cevaplamam lazımdı ama ancak sıra geldi diyebilirim. Sorumuzun cevabı basit olacak yine. Unutmayın bu soru öğrencilik için geçerli olduğundan seri boyunca cevabı gelecek sorulardan olacak. Bu serüven için uygun adaylarımız yabancı dili iyi olan, parası olan (aylık bin (1000) dolar kazancı olan (ailesinin ya da kendisinin)), birikmiş parayla gidilecekse ( Ukrayna için bile neredeyse üç yüz bin (300.000) Türk Lirası gerekiyor) yüksek meblağlarda paraya ihtiyacınız olacak. Yaşınız 17den büyük ve tahminimce 28den küçük olmalı ki orada rahat ediniz. Ama kesin bir yaş sınırı yok ben sadece kendi düşüncemi söylüyorum unutmayın. Sabıkanızın olmaması ve iyi bir eğitim başarınızın olması da sizi bu yönde bayağı bir etkileyecek bir husus olacak. Bu soruyu da cevapladık sanıyor diğer sorumuza geçiyorum.
Yirmi Beşinci sorumuza geldik. Buraya kadar geldiysen neredeyse finale gelmişsin demektir. Çok az kaldı biraz daha okumaya devam et ve sonunu getir. Bu uzun yazıyı yazarken olabildiğince imla kurallarına dikkat etmeye çalıştım ve anlaşılabilir yazmaya çalıştım. Eksiklerimin olduğunun ben de farkındayım ama umarım senin için bilgilendirici bir yazı olmuştur. Hadi şimdi sorumuza geçelim "Nelerden uzak durulmalı ve ne gibi kurumlarla bağlantılarımızı asla kesmemeliyiz?" bu sorumuz ülkeden ülkeye değiştiği için sizleri yine yeni bir google sekmesi bekliyor. Ben hızlıca ama gereklileri yazmaya çalışacağım. Türkleri koruma dernekleri gibi dernekler olabiliyor onlarla yine iletişimde olmanız gerekiyor. Okulun müdüriyet kısmıyla Türk konsolosluğuyla ve de polis merkezleriyle iletişiminizi gerçekleştirmeniz ve bir problem olduğunda bu gibi yerlere bilgilendirme sağlamanız lazım. Evet bu soru da burda biterek bu yazının sonuna geliyoruz. Umarım bağzı fikirleriniz yerine oturmuş sizleri bilgilendirmiş bir yazı olmuştur. Daha sorularınız olursa ben buralardayım bana sorularınızı yöneltebilirsiniz. Ben yuzenpipi ve sizlere iyi geceler diliyorum.
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.07.21 02:45 Trojaner Turkish Copypasta

bana ilişki içinde ve özellikle son 1 senede uyguladığın duygusal , cinsel istismar ve duygusal şiddetten ve onun sonucunda anksiyete bozukluğu, major depresyon, cinsel bozukluk, panik atak krizleri ve intihar teşebbüslerinden bahsedeceğim öykü
28 yaşındayım ve "senin yaşadıklarının %10unu yaşasam şimdiye ölmüş olurdum" dediğin bir hayat yaşadım. bu yaşa kadar psikolog ve psikyatriste gitmedim (sağlık raporları dışında) ilaç kullanmadım, hele ki panik atak ve anksiyete gibi şeylere dünyada en uzak insanlardan biriydim
her gün büyük acılar çekiyorum, yemek yeme , uyuma gibi temel işlevleri bile gerçekleştiremiyorum, her gün ölmeyi düşlüyorum. aileme ne durumda olduğumu sorabilirsin. bunun yegane sebebi ilişki içi uyguladığın sistemli istismar ve duygusal-psikolojik şiddet. hepsini açıklayacağım
gördüğün gibi duygusal şiddet ve istismarın tüm belirtilerini taşıyorum. hayatımda ilk kez geçen sene seninle tartışırken panik atak krizine girdim ve kaldırıma yığıldım. 1 ay kadar önce yine tartışmamızda balkona yığıldım ve panik atak geçirdim. o günden sonra sürekli oldu
ve erasmusta muharremle olduğun gece intihar ettim. bileklerimi kestim. anlık müthiş bir ölme isteğiydi. hani etta james tarzı şarkılardaki gibi. i'd rather go blind gibi. bunu yaşamak, daha doğrusu yaşatmandansa ölmeyi tercih ederdim. şimdi istismarını anlatacağım
öncelikle istismar nediri göstermek istiyorum. önce bana uyguladığın istismarın bendeki psikolojik raporlarını gösterdim. sonra istismarın sonuçlarıyla eşleşmesini ve şimdi de istismarın tanımı görmeni istiyorum ki, itiraz edebilecek bir noktan ve yüzün olmasın
ilk ve en büyük istismarından bahsedeceğim. biraz geçmişe gitmek istiyorum. 7 yıl öncesi bana attığın mesaj. bu 7 yılın büyük bir kısmında iletişimdeyiz. 6 YILDIR HAYATINDAYIM. tekrar konuşmaya başladığımızda 24 yaşındayım, sen ise 17-18
öncesinde abi-kardeş olarak devam eden ilişkimize arkadaşlık da ekleniyor. ve bana karşı duygusal-romantik bir sevgi duyduğunun farkındayım ama görmezden geliyorum. ve biraz da hayranlık duyuyorsun. seninle konuşmaktan hoşlanıyorum, hatta senden ama bu sevgiyi istemiyorum
hatırlarsın o dönemler artık seçici olmamam gerek, çok muhteşem bir sevgiyi beklememin sağlıklı olmayacağını düşünüyorum, sadece hoşlandığım birileriyle sağlıklı bir ilişki yaşamamın daha doğru olacağı düşüncesindeyim. sen de biliyorsun. özellikle sanal bir şey istemiyorum
seni hala büyük oranda küçük kardeşim ve arkadaşım olarak görüyorum. sorunların var, birçok insecurity ve özgüven problemleri, anksiyete bozukluğun var, uzağız. küçüksün. hatta bazen bu sevgiyi ergenlik hevesi olarak görüyorum
öte yandan etrafımda olan ve bana yazan birçok kişi var biliyorsun. reel veya sanal. senin yaşlarında veya senden büyük. bana yazıyorsun, elbette sana duyduğum bir sevgi var, kafamı karıştırıyorsun sürekli. romantik anlamda dengesiz davranışlarım oluyor. bazen yazmayı kesiyorum
çünkü sağlıklı bir yetişkin ilişkisi yaşamak istiyorum. ve seninle bunun pek mümkün olamayacağını düşünüyorum. hatta kendimden soğutmak için sana kötü de davranıyorum. beni taciz ettiğini söylüyorum, bunun gibi birçok boktan davranış.
fakat yine de bana sevgini gösteriyorsun. birkaç ay hiç yazmasam bile "seni çok özledim" diye mesaj atıyorsun. arkadaşlarıma mesaj atıp beni soruyorsun. bunları görünce sana haksızlık ettiğimi düşünüyorum. daha 18 yaşında ama kendimden itsem bile sevgisi ve kalbi güçlü diyorum
bu güç aradaki bazı organik problemleri aşabilir diye düşünüyorum. uzaklık, yaş farkı, senin sorunların vs gibi ve tamamen bir ilişkiye-flörte başlıyoruz.
seninle ilişkide olarak sağlıklı yetişkin ilişkisini hemen yaşayamacağımı biliyorum. üzerinde uğraşmam ve
emek vermem gerekecek. bunun farkındayım. istismar burada başlıyor. elbette başlarda istismar değil. zamanla buna dönüşüyor. dönüştürüyorsun.
aramızda 6-7 yaş var. ben baskın bir karakterim, sen ise çekinik. sen beni daha çok seviyorsun ve bunun gibi birçok şey
böyle bir durumda genellikle benim tarafımdaki kişinin karşısındaki kişiyi bilerek veya bilmeyerek istismar etmesi beklenir değil mi? bunun farkındayım ve bunun olmasından korkuyorum. seni istismar etmekten, senin de istismara açık olmandan.
hatırlarsın hep şunu tembihliyorum "ben istiyorum diye bir şey yapma, senin içinde o isteğin olması önemli, içindeki isteği dışarı çıkarmak istiyorum" veya sürekli "seni herhangi bir şeye zorluyor muyum" diye check ediyorum değil mi
ilişki içi şiddete dair o zamanlarda yeni öğrendiğim terimleri soruyorum, gaslightning, lovebomb vs gibi ve bunların herhangi birini uyguluyor muyum diye sana geliyorum. çünkü biliyorum ki, bazen insan istemeden de bunları yapabiliyor veya farkında olmadan.
bir yandan kendine ve özellikle dış görünüşüne dair endişeler var, çekingen ve kaçınan birisin, doğru veya yanlış biçimlerde de olsa bunları gidermeye sana iyi gelmeye çalışıyorum. birçok fedakarlıkla bu ilişkiye başlamış durumdayım ve sağlıklı bir ilişki için uğraşmam gerekiyor
sana iyi geleceğimi ve geldiğimi biliyorum. günlüklerini tekrar tekrar atmama gerek yok değil mi? her sene bir yerlere yazdığın sözler "abim, en iyi arkadaşım, dostum, sevgilim" , "sevgisinde çok güvende hissediyorum" , "verdiğim en iyi karar sensin"
"her şeyimi anlattığım tek insan, safe placeim" gibi birçok şey. bunlar için çok ama çok çabaladım ve bekledim. fakat ilerledikçe aramızdaki yaş farkı bir istismara dönüşüyordu. özellikle son senelerde .birçok şeye "küçüğüm" "şöyleyim, ben böyleyim" gibi cevaplar
sana karşı yaş farkından dolayı yüksek bir tahammül ve ayrıcalık tanımış olan insanın sağladığı bu konfor alanına, kedinin mindere yayıldıkça yayılması gibi yapışıyordun. elbette belli bir takım progress ve ilerleme de vardı fakat ileride bu da withholding adındaki istismar oldu
tartışmaktan çekindiğinde bile seni tartışmaya itiyordum değil mi, içini dök, benimle tartış dediğimi hatırlıyorum birçok kez.
yaşıtlarına göre çok geç gelişiyordun. bu olabilir. aslında birçok şey için küçük değildin. küçüğüm dediğinde bile değildin. küçük değil korkaksın
fakat bahanelerin arkasına sığınıyordun ve karşında benim gibi anlayışlı ve sabırlı (sabrımın tükentiği ve hüsranımı yansıttığım anlar da dahil) biri olunca o konfor ve korku alanında kalmaya devam ettin.
kant'ın burada sana ve beni uğrattığın istismara dair güzel bir yazısı vr
dedim ya, normalde yaş farkı ve karakter farklılıklarımız sebebiyle tersi olması beklenirdi ama hemen hemen her şeyde küçüklüğünü öne sürüyordun. ben de birçok red flag ve hataları küçüklüğüne veriyordum. vermemem gerekirmiş.
en ufak sorumluluk ve çabadan kaçınıyordun. ilişkinin ilerlemesi gerekiyordu, 1 seneden fazladır flört halindeydik, "sevgili" olmaya, isim koymaya dahi ben ittirdim ve sen de başka kişilerle konuşmamı görünce bu konforlu ve zahmetsiz belirsizliği bitirmeye karar verdin
bir grup içinde sorumluluk almayı, insanlara bir şeyler öğretmeyi sevdiğimi biliyorsun. kendi deyiminle "elimde büyüdün". gözünü açtığından beri ben vardım. ve bu katlanılan bir durum olsa da keyif de alıyordum çünkü sana olan sevgim sebebiyle yaptığım fedakarlığı
bekleyişi, sabrı bir gün anlamanı umuyordum. sen ise bu ayrıcalıkları take for granted olarak gördün. cepte gördün. olması gereken olarak gördün. bana şunları dedin "ne bekliyorsun alkış mı", "you signed up for this" vb birçok söz.
alkış beklemiyorum, sevgi bekliyorum. saygı ve minnet.
bu küçüklüğün kişisel, bana özel ve bir istismar olduğunu ise erasmuta muharremle olan ilişkinde anladım.
bir stepping stone, basamak, bir enayi gibi kullanıldım
sevdiğin insana hayatından sadece 4 gün ayırdın. 4 gün buluşabildik. benimle ilişkideyken toplasan 7-8 kere telefonda konuştun. neredeyse 60 günde 1 yapıyor bu. 7-8 kere sexting sadece. sıfır skype ve görüntülü konuşma 2 senelik sevgililik ve 1 senelik flörtün özeti bu
bir anda büyümedin. kendi deyiminle elimde büyüdün. duygusal ve cinsel gelişiminde annen-baban, arkadaşların veya bir başkası değil ben vardım. üstelik bu süreçte sağlıklı bir ilişki yaşayamamış oldum. en çok canımı acıtan ise "muharrem senden daha çok çabaladı" demen oldu
bunları söyleyebilen biri, hiçbir kavga hiçbir tartışma olmaksızın nasıl bir başkasıyla 15 gün sonra öpüşür ve ilişkiye başlayabilir anlamıyorum. tek kelimeyle iğrenç. bir insanın sözlerine değil, eylemlerine bakmamız gerektiğini çok iyi özetliyor bunlar
beni hep sözde sevdin. sevgi böyle bir şey değil. ben kendimden biliyorum. sana duyduğum sevgiden. ve muharreme duyduğun sevgiden. bir anda büyümedin, sevgiye inancın da bitmedi ve onunla kinda sevgili oldun.
"seni seviyorum ÇOKÇOKÇOK" bana duyduğun sevgi sana iyi gelen bir şeyi sevmen gibiydi. pansuman gibi. iyi geliyor seviyorsun. enayiyim çünkü. ben seninle birçok şey yaşamak için yıllarca bekliyorum, çabalıyorum, gelişimine katkı yapıyorum ama bir başkasına hiçbir zahmet
göstermeden, uzun bir ilişkini bitirdikten sonra, yasını bile tutmadan 4 gün sonra öpüşüyorsun. yakınlık yaşıyorsun. ve bizim yapmamıza engel olduğun birçok şeyi yapıyorsun. bu sözleri ondan duyduğumda da intihar ediyorum. bunun için bile onu suçluyordum,
ama o sadece malum olanı ilan etti. dediği doğruydu. mutlu ettiğin o mutsuz ettiğin ise ben oldum. diğer istismarlarını da anlattıkça beni intihara sürükleyişin daha da gün yüzüne çıkacak.
bazen onu bile etiketleyesim geliyor buraya. acaba o 10-15 günde nasıl bir çaba gösterdi de benim 5 yılda yapamadığımı o kadar kısa sürede gerçekleştirebildi. biraz yüzün kızarıyordur umarım. "senden daha çok çabaladı" derken umarım o utancı hissediyorsundur.
sen onunla öpüşürken, sana aldığım ve doğum gününde göstermek istediğim, buraya dönünce de boynunu öpüp takmayı düşündüğüm kolye ile gün sayıyordum. evet son 10 gün iletişim azalmıştı ama bunun sebebi de ben değildim.
bu arada erasmus dünyadaki en iğrenç şeylerden biri. ekşi sözlükte erasmus hakkında yazılan her şey doğruymuş. sen ve ev arkadaşın dilek. iki zıt karakterde, iki farklı yaştaki kadın uzun ve ciddi ilişkilerini orada bitirip orada en yakın "arkadaşları" ile sevgili oldu.
sana sorduğumda "sadece arkadaşız" dedin. hatta dilekin sevgilisi berk gaydi değil mi sana göre? tam tersini söylediğimde itiraz ediyordun. muharrem sana senden hoşlandığını söylemişti ama bunu bana söylemedin, sakladın. söyleyebileceğin birçok an olmuştu
dilek ve berk gözünün önünde flörtleşiyorken bunu göremiyordun. belki sen de muharremle flörtleşiyordun farkında olmadan. arkadaşlık ve flört arasındaki çizgiyi çizemediğini biliyorum. 5 ay içinde üç reel arkadaşının seninle olmak istemesi tesadüf olmasa gerek
nasıl olduğunu sorduğumda bile "radarlarımı birden açtım oldu" dedin. oysa sana sinyali 20 gün öncesinde vermişti ve bana söylemedin. sevgilin olduğunu da bilmiyordu. birini reddetmek için sevgilim var demek zorunda değilsin. ama sonuna eklemen gerekir.
emin ol hiçbir şey bir anda olmaz. her şey bir süreç içinde gelişir. bir başkasına duyduğun hisler ve hoşlantı da.
erasmus gerçekten dünyadaki en iğrenç oluşumlardan biri. akp il binası kadar iğrenç. o kadar dejenere.
7 yıldır tanıdığın, son 5 senede en çok konuştuğun, sevgiline hayatından sadece 4 gün ayırdın. 4 gün buluşabildik. her seneye bir gün. neden böyle oldu? ilişkinin ilk senelerinde herhangi bir şeye hazır değildin. evet küçüktün ama 18-19-20 yaşlarında oldum,
o yaşlarda arkadaşların var, o yaşlarda uzak ilişki yaşayan arkadaşların da var. ilk seneler böyle geçti. telefonda bile konuşamıyordun. ilk nude'u sevgili olduktan 4-5 ay sonra attın. flörtü de sayarsak bir seneden fazla sürede
ve ben 20li yaşlarımın ortasında, sağlıklı ve gerçek bir yetişkin ilişki yaşamak isteyen biri olarak tüm bu süreci, sabırla ve sabırsızlıkla bekledim. yaşadım. ilk nude attığında yazdıklarımı hatırlıyorsundur. "nude atman değil o güveni kazanmam beni çok mutlu, teşekkür ederim"
demiştim. cinsel bir olaydan ziyade finally, sonunda tarzı bir his ve relief yaşamıştım. bu gerçekten çok sağlıksız. ama çok da mutlu olmuştum. ama meğerse sadece bana böyleymiş.
buluşmalara gelirsek, okulun vardı. istanbula gelemezdin.
benim oraya gelmem gerekiyordu, dolayısıyla davet etmen gerekiyordu. aynı zamanda senin için uygun bir tarih olmalıydı, sen kendini hazır hissettiğinde olmalıydı, ailen sürekli kaldığın eve geliyordu, bunu ayarlamalıydın ve birçok şey
ben hazırdım, bunu biliyordun fakat yukarıda saydığım sebeplerden dolayı senin davet etmen gerekiyordu. üstelik soğuk biri olman ve sanal ilişkilere karşı duyduğum güvensizlik giderilmeliydi. ve tekrarlıyorum, hazır olmayan veya hazır olma ihtiyacı hisseden sendin.
istedin mi evet. ama istediğinden daha fazla istemedin buluşmayı. çünkü korkuların, kaygıların, konfor ve korku alanın...bu buluşma isteğini bana değil de arkadaşlarına yazmandaki temel sebep de bu. bana yazsan gerçekleşebileceğini biliyordun, bu sebeple bana değil
arkadaşlarına yazıyordun bu isteği. dolayısıyla bekleyen hep bendim. senin için süreç, benim içinse bekleme ve sabretme durumuydu. denklemin iki ucunda olmadık hiçbir zaman. ben 365günün 300ünde bu isteği duyar ve müsait olurken
sen bir yılda 15-20 gün müsait oluyordun ve bu isteğin, istemeyişinin önüne geçebiliyordu. son senede 3 kere teklif ettim ve çeşitli sebeplerle ertelendi veya olmadı. ben ise 1 kere erteledim.
yalvar yakar buluşabildik (hatalı olduğum kısım var bir başka istismar kısmında bahsedeceğim) bu buluşmadan 1 ay önce de teklif edince buluşmak istememiştin. bu yüzden son ay kiranı uzatmak zorunda kaldın.
ilişki çoktan bu noktaya gelmeliydi ama seni bekledik. geldikten sonra ise erasmusa gittin. ilişkinin bir başka seviyeye geçeceği bir dönemde erasmusun vardı. bizden 4-5 ay çalacaktı. ama gitmeliydin. sevgi karşısındaki insanı sınırlamamalı, besleyici olmalı.
gitmek istemesen bile ağlaya ağlaya gitmeni söylerdim. fakat bir seçim yapmıştın. hür iradenle, beraber vakit geçireceğimiz koca bir dönemde başka bir şey yapmayı seçmiştin değil mi? ve özellikle gittiğin yer erasmustu.
askere veya cepheye gitmiyordun. dünyada en fazla ilişkinin bittiği, en fazla aldatmanın yaşandığı berbat bir yer. bu sorumluluğu duymadın bile. oraya gitmeyi seçen biri olarak bekleyen konumuna düşen bendim. sen değil. sen bekletendin.
gördüğün gibi ilişki başında, flörtte ve buluşmadan sonra sadece müsait ve hazır olmaman yılları alıyor. ilişkimizin %70'inde müsait değilsin, başka bir şeyler vb. sadece müsaitlik durumu açısından dahi %70 oranında sebep sensin. diğer sebeplere geçeceğiz.
orada ise değil bu sorumluluğu duymayı, en fazla istismar, ihmal ve suistimali gerçekleştirdiğin döneme giriyoruz. bunlardan ilişki boyunca hep rahatsızdım ve defalarca ayrılmak istedim değil mi. belki 15 kere ayrılmak istemişimdir.
"benden bu kadar kolay vazgeçme" dedin, gelip beni ikna ettin, ben kendimi ikna ettim ve devam ettik. bu enayiliğin farkına ise muharremle varabildim. onunla olan ilişkinde.
hayatının 5 yılında olan bir insanla 4 gün geçirirken, onunla öpüşmen, buluşman yıllar sürmüşken onunla her şey ışık hızında gerçekleşiyordu. ben seni bir başkasıyla daha kolay ve rahat öpüşebilmen için beklemedim, çabalamadım ve bu sebeple öpmedim.
senin büyüme sürecindeki sancıları çeken bendim, senin duygusal, entelektüel ve cinsel gelişimini hızlandıran, katkıda bulunan bendim. senin sözlerin. seni öptüğümde benimle öpüşmen kolaylaşmalıydı bir başkasıyla değil.
fakat bütün bu sevgi ve bu sevginin getirdiği emeği o kadar take for granted görüyorsun ki...ben gerçekten bir enayiyim. ben senin yüzünden intihar ettikten bile 4-5 gün sonra onunla ve arkadaşlarınla yüzmeye gidebildin.
bu gelişimi benim gibi bir enayi ile tamamladıktan sonra enayi guydan, fuckboi'ye geçişi gerçekleştirdin. iyi yetiştirmişim? seni bu özgüveni kazanabildiğine göre.
ne kadar sağlıklı bir sevgi değil mi, ben seninleyken sağlıklı bir ilişki yaşayamazken o doya doya cinselliğini yaşıyor, ben seni yıllarca bekledikten sonra, tekrar özlemle ve elimde aldığım kolyeyle seni beklerken ne kadar çabuk ilişkiye giriyordun. tertemiz bir sevgi
beni o kadar çok kullanıp enayi yerine koydun ve gençliğimin en peak noktalarını istismarla geçirmeme sebep oldun ki. şu an onlarca psikolojik, cinsel ve zihinsel problem olarak nihayete erdi hepsi.
sabrıma ve bekleyişime gösterdiğin suistimalle, yaş farkı ile olan istismarını böyle özetleyip bırakıyorum ve diğer istismarlara geçiyorum . ikinci planda olmak
sen erasmustayken, yani beraber geçirebileceğimiz bu vakti haklı olarak erasmusu seçerek çöpe atmışken (tekrar diyorum gitmeliydin ama orada yaptıkların iğrenç ve bu sorumluluğu duymadın) aşağıda sana da yazdığım gibi hissediyorum
yedek sevgili gibi hissediyorum. sanki gerçek sevgilini bekliyorsun, o bekleyiş boşa geçmesin diye benimle birliktesin gibi. o gerçek sevgili muharremmiş nitekim.
italya'ya alışmadan evvel homesick olmuştun ve hemen hemen her gün ağlıyordun. sana destek oluyordum
ve emotional support animal gibi kullandıldığım oraya alışmaya başladıktan sonra ortaya çıktı. gezmeye ve alışmaya başladığında bu hisler gittikçe güçleniyordu, beni ihmal ediyordun. senden homesick günlerinden birinde ayrılmak istedim, sonra barıştık
söylediğimi hatırlıyorsun değil mi "ayrılmak istedim ama kendimi de çok kötü hissettim, seni böyle bi durumda, bana ihtiyacın varken bırakmak kötü hissettirdi çok" buna benzer şekilde yazmıştım. senden bende olmayan wp ve fb konuşmalarını istedim
biraz gururun varsa onları atarsın. denediğini söyledin fakat atması gayet kolay bulmam 10 dakika sürmedi. senin kafandaki çabalamak böyle dandik bir şey işte. kendini kandırıyorsun, karşındakini kullanıyorsun.
neyse. bu hislerimi açıkladım ve orada görgüsüzlük yaptığını
belirttim. sister brothers filminden referansla "çarli'lik." görgüsüzlük aslında o kişiden çok içinde bulunduğu toplumun suçudur. yani görgüsüz aslında kendisine gösterilme veya deneyimleme şansı verilmediği hususlarda görgüsüzlük yapar.
sen de ilk kez oradasın. bunu anlıyorum ama beni ihmal etmen gerekmezdi. bunları başta kabul etmedin, hatta bana bayağı kızdın ama bir ay geçmeden tam olarak şunu dedin "benim için artık 2.plandasın".
yazık. bunu söylemene de gerek yoktu zaten. öyleydi
oysa ben bu sırada vatandaşlık işlemlerimi vs geveliyordum ki, sen döndüğünde türkiyede olayım ve doya doya görüşelim diye. hatırlıyorsun değil mi birçok teste girip orada bırakmıştım işlemleri.
bana bir bok parçası gibi davrandın ve öyle de hissediyorum. ihmal ettin, suistimal ettin ve bir abuse'un tam karşılığı bir şeyi yaşatıp aynen o cümleyi kurdun.
bir başka mesele. son bir sene içinde neredeyse hiçbir tartışmamızda haklı olamamam. şunu demiştin hatırlıyor musun? "sen haklıyken çok mutluyduk" zaten hala öyleydim ama gittikçe değişiyordun, kötüye giden bir değişim. hiçbir hatanı kabullenmediğin gibi beni suçluyordun
bu cümleyi o kadar çok kurdum ki. haklıyım ama özür diliyorum. çünkü bunu yapmadığımda her şeyi daha kötü bi yere çekiyordun. hep alttan almak zorunda kaldım
bir başka istismar ve duygusal şiddet. durumu. önce hayatında kötü giden şeyleri benim üzerime yıkmanla başlayacağım
dilek'in köprüden düşüşü. 2 gündür geziyorsunuz ve sağlıklı iletişim kuramıyoruz. seni özlüyorum. gezi yorgunluğun var, bitiksin, pisaya döndüğün gün türk grupla denize gidiyorsunuz. akşama doğru gittiğini haber veriyorsun ve sonrası yok
zaten içimde kötü bir his olduğunu, yorgun olduğunu ve gitmemeni istemiştim. ilk kez senden bi yere gitmemeni istedim, tavsiye ettim. yazıyorum. telefonun tek tikte. gece 1-2-3 oluyor. uyuyorum. sonra dilek düştü deyip ağlayarak telefon açıyorsun. sabah kadar seninle konuşuyorum
uyumadan. seni sakinleştiriyorum. yazıyorum. konuşuyoruz. ve sana kırgınım çünkü yine beni ihmal ettin ve yine eğlenirken tek bir kez aklına gelip yazma zahmetine girmedin. bahanen ise telefonunun şarjı olmadığı için interneti kapatman. ama aynı telefon sabah kadar gidiyor
o kadar konuşmaya rağmen. internetini açıp bir şey yazman, en azından merakta bırakmaman için, şarjının binde birini götürürdü anca. ve o ortamda muharrem de var. ne kadar şanslı birisi değil mi. gezi yorgunluklarında benimle telefonda bile konuşamayacak durumda olurken
onun olduğu her situationda tüm yorgunluklara rağmen fiziken oradasın. koşa koşa.
dediğim gibi kırgınım ve kötü bir şeyler olacağını düşünüp uyardın, dinlemedin, bunun için de kızgınım. küçüğüm diyorsun ya hep. söz dinliyor musun küçüklüğünü bilip? hayır
beni sevdiğini söyledin, geçiştiriyorum. o an karşılık veremeyecek kadar kırgındım. ama 15-20 dakika sonra seni sevdiğimi söyledim. saatlerce yazmanı beklemiş durumdayım, bütün gece seninleyim, destek oluyorum, sakinleştiriyorum, 15 dakikada hislerimi toparlayıp sevgimi veriyorum
ama bana bu durumdan dolayı kin güdüyorsun. evet o an kırılabilirsin. ama insan sevdiğine kin güder mi hiç. hem de düpedüz haksız olduğu bir konuda. erasmusa giden sensin, beni ihmal eden sensin, yıllarca seni beklemişim ama 15-20 dakikalık bir glitche bile tahammülün yok.
tamamen ama tamamen bencillik. taker olmaya o kadar alışmışsın ki, kendini her şeyin merkezinde görüyorsun. benim senin kadar değerli hislerim yok. sen sevgili değil köle istiyorsun. ve bu meseleden dolayı bana bir sene kan kusturuyorsun.
sadece o gün değil sonrasında da hastaneye her gittiğinde destek olmaya çalıştım ve aşağıda kurduğum cümleyi defalarca kurdum. karşındaki insanı ne kadar ezdiğinin farkında mısın. istismarı görebiliyor musun?
ve seni çok iyi anlıyordum. ben de 1 sene kadar 82 yaşındaki dedemle ilgilendim. 1 ay da değil. ve tek başımaydım. o da yere düştü ve yerde titrerken bi elimde ambulans çevirip diğer elimle kalp masajı mı yapsam yoksa sırtına mı vursam durumundayım. defalarca ambulans çağırdım
tek başıma hastanelerde onunla defalarca kaldım, bir dakika bile uyuyamıyordum çünkü bağlı olduğu aletleri söküyordu. mesanesindeki kitle sebebiyle her gün banyoda bir kan gölüne uyanıyordum, gece 20-30 defa tuvalete gitmek zorunda kalıyordu, uyuyamıyordum bile
bu sebeple babamla kavga ettim, 10 dakika uzaklıkta olmasına rağmen ayda 1 lütfedip babasına bakmaya gelen halamı evden ve aileden kovdum. dedemin mezarını bile bilmiyor. ama böyle bir durumda dahi senin bana yaptığın gibi seni bir yük olarak görmedim
evet seni ihmal etmek durumunda olabiliyordum ve bana birkaç gün vermeni istemiştim haklı olarak yakındığında. sana o dönemde bir aşk mektubu yazıp yolladım, origami yapıp yolladım değil mi? hatta mektupta bile sevgimi tam olarak tarif edemeyeceğim bir durumdayım
daha güzel bir mektup yazmak dileğiyle diye bundan bahsettim. seni ise dilek'in tüm şımarıklıklarına, oraya gelen ailesine değil bana yansıttın içindeki tüm öfke ve daralmışlığı. o günden sonra beni bir yük olarak görmeye başladın. kendin de söyledin bunu.
ve ancak 1 sene sonunda, geçen ay "keşke o gün sana yazsaydım diyebildin. o bir sene içinde bu konuyu 50 kere tartıştık ve hep haksız çıkıyordum. benden bağımsız yaşadığın bir olayın ceremesini ben çektim. sevdiğin insana kin güttün ve istismar ettin bir sene boyunca
sadece bu değil, elbette. burada anlattıklarımın hiçbiri bir sefere mahsus olaylar değildi. sistematik.
kötü bir şey olduğunda yanına yaklaşılmıyordu. sinirini benden çıkarıyordun
kıskançlık konusuna gelince; kendi kafanda bunu rasyonalize ediyorsun, meşrulaştırıyorsun. hatta belki sana yaşattığım bir mağduriyetten, total power çıkarıyorsun. türbanlı bacılarımız okula alınmıyordu, o zaman her sokağa sübyan mektebi açalım gibi.
diktatör var, ülkeye saldıralım gibi.
ilk kez kıskançlık yaşadığın dönemleri hatırlıyor musun, keşke konuşmalarımızı bana atsan da onları da sslesem. beni kıskandığın için rahatsız oluyorsun, ilişki senin tercihinle belirsiz ve isimsiz bir durumda,
kendine kötü davranmana gerek yok, kıskanmak gayet doğal ve olması gereken bir duygu diyorum. hatta farkında olmadan seni kıskandıracak bir şey yapıyor olabilirim, beni uyarabilirsin, kıskançlığını bana aktarabilirsin diyorum. hatırlıyorsundur.
bu sağlıklı bir kıskanma biçimi. seven insan, elbette sevdiği insanı kıskanır. ben de seni kıskandım. fakat bir de toxic kıskançlık var. kişinin kendi özgüvensizliğinden duyduğu kaygılarla hayatı karşısındakine dar etme durumu. hatta bunu da duydum.
ve bunu sana söyledim de, erasmusta olman, yani aramızdaki mesafenin kapatamayacağım kadar açılmış olması, bir şey olduğunda gelemeyeceğimi bilme düşüncesi bana özgüvensizlik veriyor ve bu da kıskanmama sebep oluyor dedim. bunu da hatırlıyorsundur.
ve sağlıklı kıskançlıklar da duydum. her gün etrafındaki insanlarla, hayatından gelip geçecek insanlarla fotoğraflarını görüyordum. orada ben yoktum. mutluluk fotoğraflarının içinde olmak istiyordum. ilk kez orada başkasıyla ot içmeni kıskandım. çünkü benimle yapmanı isterdim
senin kıskançlıkların ise oldukça toxicti. hem bana bir ilişkiden beklentilerimi karşılamayacak ve karşılamıyor olduğunu biliyordun, hem de bunun için pek çabalamıyordun. kendine duyduğun bu özgüvensizlik beni boğmana sebep oluyordu.
resmi olarak muharremle sevgiliyken bile stalklıyordun (hayır sadece aysu için değil), ne boklar karıştırıyorsun acaba diye soruyordun. birkaç ay önce bile, benimle olmak istemiyorsun ama intimacy veya foreplay hesaplarında bir şeyler favladığım için demediğin kalmadı
hem sevmiyorsun, hem severken bile gerçek anlamda sevmiyorsun, hem de hala kıskançlık yapıyorsun. kişisel şeriatım gibi.
bir başka ilişki günahı. hani sadece 4 gün geçirmemize çeşitli bahaneler sunuyorsun ya, toplasan 7-8 kere telefonda konuşmuşuzdur. sexting 6-7.
skype sıfır. bir de bana aslıyla skype yapıyor oluşunun fotoğrafını atıyorsun nazire yapar gibi.
bu ilişkide sağlıklı bir ilişkiye dair ne var? sağlıklı bir ilişki adına neler yaptın. fotoğraf, nude bile o kadar az attın ki, ayrı olduğumuz yaz döneminde 3 ayda attıkların 3 seneden fazlaydı. üstelik ayrıydık. elinden geleni yaptın ha?
peki sanal sevmiyorsun. bu açığı ne şekilde telafi ediyorsun? daha fazla reel görüşmeye çalışıyor musun. hayır. ve tekrar dediğim gibi, ilişkinin kademe atladığı bir yerde erasmusa gitmeyi haklı olarak tercih edip bu tercihin sebebiyle göstermen gereken özeni göstermiyorsun
az önce anlattığım gibi, erasmusta gezmekten 3 kez yorgun düştün. ikisinde muharremin olduğu ortama koşa koşa fiziken gittin. ama ben telefonla konuşmak istediğimde ne bencilliğim kaldı ne başka bir şey.
bana neden bok parçası gibi davrandın. acaba muharreme davrandığın gibi davrandığında böyle sorunlar olur muydu aramızda. istismarını görebiliyor musun. yine telefon konusu, ağız yorgunluğun geçmedi mi diyorsun seninle konuşmak istedim diye.
dediğim gibi, ilişkideyken toplasan 7-8 kere telefonda konuşabildik, bunların yarısında sarhoştun hatta. sarhoşken veya çocuğu uyurken sevgisini belli edebilen bir baba gibi. neredeyse 60 günde 1 telefonda konuşuyoruz ama beni bencillikle suçluyorsun. kim bencil sence?
4 gün buluşabilmişiz ve bu ilişkideki her şeyin ağırdan alınmasının sebebi sensin ve beni 7/24 müsait biri istemekle suçluyorsun. umarım biraz utanıyorsundur. biraz utan lütfen. bir ilişkide neler yapılmamalıya dair her şeye tik attın.
arkadaşlarına sorsana hangisi dayanabilirdi buna? sevdiğin kişiyle reel bir şeyler yapamıyorsun çünkü o kişi ağırdan alıyor, sevdiğin kişiyi görmek için yalvarıyorsun, foto isterken canın çıkıyor, sext ayda yılda bir, telefon 60 günde 1? bana ne yaşattığının farkında mısın?
ve bahanelerini yazıyorum; odada dilek var (bu sırada dilek telefonla konuşuyordur odada)
mutfağa git - mutfakta şu var
telefonum şarjda çıkaramam
whatasppweb'le giriyorum arayamam
şarjım az
bu sırada muharremle çok konuşmadığını farkedip soruyorum. telefonda konuşuyoruz dyorsun
gerçekten bok parçası gibi hissediyorum. kendime çok acıyorum. muharremin önemini şimdi anlıyor musun. benim geçerli sebepler olarak gördüğüm şeylerin bahane olduğunu anlıyorum, ağırdan almaların, yoksun bırakmaların, hepsi muharremin varlığı sayesinde anlaşılıyor.
bu istismar muharreme karşı gösterdiğin gerçek sevgi sayesinde ortaya çıkıyor ve psikolojimin bozulması neticesinde gördüğüm tedavi-terapiler ile.
ve kabullenmedin hiçbir zaman, hep ezdin beni.
bu zamana kadar hep mesafeyi suçladım, aramızdaki yaş farkıyla kurduğun istismar ilişkisini kaldırdım ama sorun bunlar değildi. insan sevdiğine toz kondurmak istemiyor maalesef ve idealize ediyor. senin yaşında uzak ilişkisi olan milyonlar var. hatta artık ilişkilerin birçoğu
uzak ilişki.
erasmusa gittin, başta 3 ay diye yalan söyledin. bu yalanı anlıyorum. 4,5 aya çıktı, sonra bi ay daha uzatmak istediğini söyledin, ne zaman döneceksin bilmeden gün sayıyorum, tatil planları yapıyorum, bu planlara katılmıyorsun. izmire taşınma planları yapıyorum
aradaki mesafeyi yok etmek için en ufak bir hayal bir hope bile vermek bir yana, tek başına bunları yapan kişinin de planlarını sürdürmesini engelliyorsun. ve oraya taşındım da, seni affetmemiş olsam da, intihar olsam da, kalacak yerim ve işim olmadan aniden taşındım
ve sadece izmire taşınmadım, özellikle senin kaldığın semte taşındım ki, en ufak bir spark yakalanırsa modun değişmeden orada olabileyim. binde bir ihtimal için yeni yıla kadar orada kaldım. abuk subuk işlerde çalıştım. çünkü plansızdı.
bir iş görüşmesine giderken, sen uyumadan evvel "keşke burada aile dostlarımla olsan" demenden cesaret alarak çıkışta sinemaya gidelim mi dedim, meğerse o gün muharremle buluşacakmışsın. yaşattığın travmayı anlayabiliyor musun. bir de diyorsun ki
"sana değer verdiğim için burada olmanı istemiştim" evet hep olduğu gibi benim orada burada olmamı, şunu bunu yapmamı sadece lafta istersin. değer verdiğin kişi ben olsam ertesi gün buluştuğun kişi 1-2 aydır tanıdığın kişi olmazdı. ben gerçekten enayiyim. ben enayi yerine koydun
buralarda göreceğin gibi. seninle olabilmek için vatandaşlık başvurumu tamamlamıyorum, babam çağırmasın diye pasaport ve vizemi çıkarmıyorum, izmir'de iş bakmaya başlıyorum ama sen ne yapıyorsun? geleceğin gün bile belli değil. beraber olma hayali bile kurmuyorsun
ve withholding. en istikrarlı uyguladığın istismar ve duygusal şiddet biçimi.
kendi söylemin "kötü bir şeyin karşılığı 1.5x oluyor , şeyler normal" bu doğru fakat oran yanlış.
uzağız aradaki özlemin getirdiği gerginliği gidermek adına romantik anlar, intimacy momentlar hep benden geliyor. starter hep benim, hatta bunları baltalıyorsun bile
goradan espriler, alakasız espriler...hatta bir romantizm anında hiçbir şey demeden ortadan kayboluyorsun ve reddettiğin çocuğun telefonuna cevap veriyorsun, 2 saat sonra geliyorsun. ve "bu konuşmaya ihtiyacı vardı" oluyor. o ana kadar seninle telefonda hiç konuşmadık lol
libidon düşük, fakat bunu silah olarak kullanıyorsun bana karşı. aradaki sexual tension'ı gidermek için yine ben başlatıyorum. birçok kez sana yalvarmak zorunda kalıyorum dümdüz bir selfie veya bir nude için. acaba sevgilisine benim kadar yalvaran bir insan var mıdır
birini karşılıksız sevsem bu kadar yalvartmazdı sanırım.
bu sırada benimle olmak isteyen ve sevgilim var diye reddettiğim onlarca kişi var. bunu gayet iyi biliyorsun. hiçbiri kafamı karıştırmadı. her şeyi sadece seninle yapmak istedim.
fakat bakıyorum, biri benimle buluşmak istiyor, biri görüntülü konuşmak istiyor, biri telefon açmak istiyor, biri gel burada kalırız şurada kalırız diye yalvarıyor, biri sevişmek istiyor...diyorum ki "yav ben bunları neden sevgilimden değil başkasından duyuyorum"
bu nasıl bir sevgi? ben de sevgi duydum, kendimden biliyorum. sana karşı duyduğum sevgiydi. sevgi böyle bir şey değil. bana en yakın olduğunu hissettiğim anlar başına kötü bir şey geldiği anlardı hep. muharremle sevgiliyken bile, avrupada otobüsle kaybolduğunda bana yazdın ilk
adeta iyi gelen bi ilacı sevmek gibi bu.
withholding ile şiddet göstermene gerek yoktu. zaten avoidant bir kişiliktin. seksi ve incimacyi ceza-ödül olarak kullanmana gerek yoktu, zaten bana karşı normal halin bir ceza gibiydi.
istediğim şeyler istenmesi bile problem olacak şeylerdi. bir sevgi ilişkisinde kendiliğinden olması gereken şeylerdi, fakat bunları istiyor oluşum bile senin yarattığın bir sorunken, beni bencil olmakla, overdemanding olmakla suçladın. withhold ile cezalandırdın
bu nasıl bir sevgi? böyle lafta kalan böyle içi boş bir sevgi olmaz ki
kaç kere aramızda sexual tension'ın senin katılım göstermemen sebebiyle gitmesi için balkona çıkıp sigara üstüne sigara içtim biliyorsun. sevdiğim insana karşı libidomu arzumu düşürmek için, çıkıp sigara içiyorum ki kan dolaşımım düşsün diyorum.
bu bekleyişi, sabrı istismar ettikçe ettin. en güzel günlerimiz bu mesafenin gerginliğini atacak eylemleri gerçekleştirdiğimiz zamanlardı. elinden geleni yaptın ha? sürekli bir unwanted hissiyle yaşadım, senin dışında birçok insan beni istemesine rağmen bu hissi hep taşıdım
yukarıdaki şeyi lütfen iyi oku. nasıl bir mental, sexsual, emotional torture yaptığını lütfen anla artık.
keşke kemiklerimi kırana kadar dövseydin, fiziksel şiddet uygulasaydın da böyle bir istismarı gerçekleştirmeseydin. şu an bir çok mental ve ruhsal problemle boğuşuyorum. cinsiyetimi hissedemiyorum. erkekliğim öldü. kadın olsam kadınlığım ölmüş olurdu.
28 yaşındayım. 29 yaşına gireceğim. benimle kaldın, doğru dürüst uyuma ihtiyacı bile hissetmiyordum değil mi, 20lerimin başlarından beri düzenli-düzensiz spor yapıyordum, güzel bir vücudum vardı, 20lerimin ortasında peak halimdeydim. fiziksel, cinsel, mental olarak
ve şimdi 29 yaşında bir bakirim. tek kabahatim seni sevip, sevdiğim insana zaman tanımak, onu beklemek. tek eşli olmak isterken sıfır eşli oldum. dünyadaki en kötü insanların bile tattığı zevkleri tadamadım. sevgilisini öldüren insanların yaşadığı güzellikleri bile yaşatmadın
cinsiyetimi hissedemiyorum. çok utanıyorum. bu benim suçum değil ama utanıyorum. keşke biraz yüzün olsa ve sen de utansan. suçlusun ama suçlu hissetmeni istemiyorum, pişman zaten değilsin, yine olsa yine yaparsın ama utanmanı isterim. biraz utan
ve tüm bunların üstüne bana, titsdrops vidleri, intimacy gifleri favladım diye 31reis, aranıyor, baddiesçi yakıştırmaları yaptın. lütfen seninle ayrı olduğumuz dönemde nudelaştığım birinin dümdüz bir tivitini favladım diye bunu yaptığını söyleme
sadece kendini kandırmış olursun. o günden çok önce de tüm favlarım tivitlerim yargılanıyordu. hatta daha 2 ay önce "konuşmayı kesecek noktada değiliz, etrafındaki kızlarla birlikte olmanı istemiyorum, sana zarar vermelerinden korkuyorum" diye bir şeyler dedin.
bir de muharremin geçirdiği sağlıklı gençliğe ve cinselliğe bak. ben seni bekler, senin hazır hissetmelerine, istismarına, senin arzularına saygı duyarken o dilediğini yapıyordu. ben libidom düşsün diye sigara üstüne sigara yakıyordum o sıralarda seninle.
ve hepsinin üstüne 31reis oldum öyle mi? benim kalbime kezzap attın öykü. libidoma kezzap attın. hani erkekler beraber olduğu kadınların yüzüne kezzap atar ya, sen onu duygusal ve cinsel olarak yaptın :'(
ve ben bütün bu sevgi, arzu, emek, özlemle beklerken, sana aldığım doğum günü hediyesi kolyeyle gün sayarken sen onunla öpüşüyordun. ne kadar güzel bir sevgi değil mi. zahmete gerek yok, uğraşmaya gerek yok, beklemeye, özleme gerek yok, istismara gerek yok.
dilediğin kişilerle birlikte ol ve sonrası bir kişinin tek dilediği kişiyle zahmetsizce birlikte ol. muharrem olmak için hayatımdan 5 sene verebilirdim ama sana verdiğim seneler sonucu hala muharrem değil bir enayiyim maalesef.
kendi günlüğüme yazdığım bir şey. bunun tek sebebi senin davranışların. bir insan sevgilisini böyle bir duruma sokar mı? insanların hazdan, mutluluktan nefesi kesiliyor sevgilisi olduğunda, benim ise panik ataklardan, mutsuzluktan.
geçirdiğimiz 4 günü bile bir ödül gibi sunuyorsun bana. hatırlarsan seni çok güzel sevdiğim için teşekkür etmiştin o zaman. ama sanki 400 gün geçirmişiz gibi, hayatından gelip geçen insanlara dahi daha fazla vakit ayırdığını söylediğimde kafama kakıyorsun
bu ilişki de maalesef eşek bendim. ve birçok şeyi sırtladım.
erasmus'a gidiyorsun, bu özeni göstermezken bir discord serverı açıyorum ikimize ait. hani forum gibi olsun da, anlık mesajlaşmada orada olmayışın bizi germesin diye. hatta aslı kötü bir dönemdeydi, istersen bu tarafları gizleriz onu da çağır demiştim.
ama senin buraya tek katkın ne oluyor biliyor musun? deep shit köşesi lol. bu her şeyi o kadar iyi özetliyor ki.
elbette kötü şeyleri de konuşmalı ve tartışmalıyız ama sadece bu isteği duyuyorsan burada büyük bir problem var, güzel olan her şeyi ben yapmak zorundayım değil mi?
istismarının anlaşıldığı bir diğer nokta da, sevgini, arzunu belli etmekte, söylemekte, gerçekleştirmekte bu kadar zorlanırken, nefretini, istemeyişini bu kadar kolay ifade etmen. bazen 1 saat içinde 20-30 kere istemediğini söylüyorsun
hiç hayatında istedin mi ki?
benim akıl sağlığım ne olacak öykü? gerçekten beni yok ettin
bırakmalıydım seni değil mi? bu şiddeti uygulayan biri olarak ne kadar kolay bunları söylemek.
sevgilin seni dövse ve sen ona yaralarını gösterip "bunu neden bana yaptın" diye sormaya kalktığında "bunları görmek istemiyorum, beni taciz ediyorsun" dese ne hissedersin?
bir meyveyi dolaptan çıkarıp masaya koyduğumuzda ve onu orada unuttuğumuzda, kötü kokular gelir, belki üstünde böcek ve kurtlar oluşur, baktıkça iğreniriz hatta bakamayız bile, elleyemeyiz, bir gazeteye sarıp vücudumuzdan oldukça uzak tutarak çöpe atarız hemen. tiksinerek
sanki o meyvenin suçuymuş gibi tiksiniriz üzerindeki kurtlardan, kötü kokudan, çürümüşlükten değil mi? ama suç bizdedir. bekletilen meyve çürür. bu onun doğasında vardır. biz de çürük şeylerden tiksiniriz, bu da bizim doğamızda vardır. bana yaptığın da bu. umarım anlamışsındır
sana şiddet uygulayan ve travmalar, psikolojik sorunlar, cinsel sorunlar yaratan erkek arkadaşın sana böyle dese ne hissedersin?
yaşamaktan mı korkuyorsun?
kendinden korkuyor musun hiç öykü? ne kadar zarar verdiğini görüyor musun? senin kadar olamam
umarım artık içindeki kin gitmiştir. kimseyle beraber olmayı geç iletişim kuramayacak kadar kötü durumdayım. kıskanacağın, kafesleyeceğin bir şey kalmadı, artık endişe edeceğin bir şey yok. yok ettin.
seni bir insan ne kadar sevilebilecekse o kadar sevdim. her ilişki kendi özelinde özeldir. fakat bizim ilişkimiz gerçekten özeldi. abi kardeş, iki dost, iki sevgili, yıllarca neredeyse 7 yıl. aramızda çok güzel bir uyum vardı. frekanslar çok yakındı
çok farklı karakterlerde olmamıza rağmen. birbirimizle sonsuza dek konuşabilirdik, hiç sıkılmadan. seni 14 yaşında tanıdığımda, o yaşlarda gördüğüm en parlak insanlardan biriydin. gerçekten bildiğim her şeyi göstermeye ve seni kollama isteğiyle dolmuştum.
hatta hatırlarsan istediğin yabancı dizileri izlemek için torrent öğretmemi istemiştin benden. dizi batağına saplanıp derslerini aksatırsın diye öğretmedim bile. "ben öğretmicem, böyle bi kötülük yapamam sana, başka yerden bul veya başkasından iste haha :p" demiştim
hayatında bu kadar sene olup en az görüştüğün insan benim. 1 aylık tanıdığın insanlarla, 1 aylık sevgilinle bile benden daha çok şey yaptın. daha çok vakit ayırdın.
elinden geleni yapmadın. gerçekten. dürüstlüğüne güveniyorum ama kendini kandırma adlı coping mechanisme muhtaç bir karakterin var. kendini kandırdığın için çevreni ve beni de kandırmış oluyorsun.
ben bir başkasının sevgisini istemiyorum, kimsenin sevgisi için bekletilmedim.
bana ayrılırken " büyülü bir sevgiyi hak ediyorsun" demiştin. evet hak ettiğimi biliyorum ama bir başkasıyla değil. o büyülü sevgiyi senin göstermen gerekirdi. başkası için uğraşmadım
benim için dünyanın en güzel insanısın. keşke dış görünüşüne dair gereksiz insecurityler geliştirmek yerine iç güzelliğinden ve karakterinden "ben buyum" dediğin fakat sana ve karşındakine zarardan başka bir şey getirmeyen şeylerden şüphe duysan.
dişlerin inci gibi olmadan da çok sevebilirdim seni, kocaman memelerin olmadan, bebeksi cildin olmadan, veya minicik bir burnun olmadan. çok da sevdim. önemsiz şeyler ama özür dilemek, hatasını kabullenme, istismar, ihmal, biz perspektifi geliştirememe, çabalamamak...
bunlar sebebiyle bu durumdasın ve bu durumdayız. nasıl bunu mu sevdim demem ki şimdi? sen olsan?
submitted by Trojaner to copypasta [link] [comments]


2020.07.03 02:00 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3

akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.11 09:07 yennicheri Salak Kız Nasıl Tavlanır? Bölüm 4 (varoş kızlara ayrı, üniv'li kızlara ayrı taktik)

Üniversiteli Kızlar
Diyelim ki üniversiteye geleli aylar oldu ama siz daha bi tane bile kız tanımıyosunuz! Öncelikle bilmeniz gereken üniversiteli kızların hangi psikolojik durum içerisinde olduklarıdır. Bu kızların büyük bir çoğunluğu tüm lise hayatları boyunca "ulan dur şu üniversiteyi bir kazanana kadar derslere veriyim kendimi kazandıktan sonra istediğim çocuklan çıkarım📷zaten üniversite erkek kaynıyo" mantığı güderek ve başka bir şehire gelerek üzerlerindeki ezici aile baskısından kurtulmuşlardır. Bu da bir kaç noktaya dikkat edersek üniversitede de tavlanamıycak kız olmadığını gösterir.
Şimdi hangi bölümde okuduğunuzu bilmiyorum ama size söyleyebileceğim tek şey Edebiyat fakültesi kız açısından en bereketli bölüm olduğundan bahsedebilirim (Hayır güzelim fen fakültesinden edebiyata yatay geçiş yapılamıyo ))) Size ilk tavsiyem gidip herhangi bir dersine girmenizdir. Yüzlerce kişilik sınıfta kimsenin dikkatini çekeceğinizi sanmıyorum. Önünüze kağıt felan gelirse uyduruk bi ad yazıp imzalayın. Mutlaka bi kaç kızla tanışırsınız. Tenefüste edebiyat kantininde takılmakta faydalı bir davranıştır. Bi kızı gözünüze kestirin. Daha sonra bi şekilde kızla tanışın (ne şekilde diye bişey dudum sanki!)Mesela elinize kalem kağıt alın ve bi kız grubunun masasına oturmak için izin isteyin. Sonra sitemizde anlatılan kız özelliklerini aklınızdan çıkarmayarak şu yalanı uydurun :" Kızlar benim yardıma ihtiyacım var ricam etsem bana yardım edermisiniz." Kızlar meraklanıp "ne ki?" diye soracaktır." "Ben üniversiteli kızların sosyopsikolojik gelişim süreçleri ve postmodern çağın kızlar üzerindeki etkileri konulu bir aaa hazırlıyorum.Sizinle konuşup düşüncelerinizi alabilirmiyim?" sorusu çok masum ve kimsenin aklına kötü bir şey getirmeyecek bir sorudur. Kızlar mutlaka kabul edecektir. Şimdi kızlara şunu söyleyin " Aslında size soracağım bir kaç soru var. Hem bu arada ben tamer isimlerinizi alabilirmiyim?" Ve kızların isimlerini kağıda yazın.Unutmazsınız. Neyse bi kaç soru sorun ne biliyim ne tarz müzikler dinliyonuz📷 ailenizle birlikte mi yaşıyonuz📷 erkek arkadaşınız var mı📷 sizce millenyum nedir📷internet kullanıyor musunuz vb sizin için stratejik bilgileri kıza sorun. Daha sonra başka bir gün kantinde bu kızlardan birini bekleyin. gördüğünüz anda selamlaşın falan. aaae yardımcı olduğu için tekrar tekrar teşekkür edin ve muhabbet ortamı yaratın. Kızla tanıştınız şu an. Elinizde kıza dair her türlü bilgi de var.Artık siz bu kızı tavlayamazsanız gözüme gözükmeyin. Bu taktik başka bir siteden alınmıştır bir deneyin Denenmiş ve denendiği bütün kızlar üzerinde başarıya ulaşmıştır. Ama siz ben bunu yapamam veya nereye kadar böle devam edebilirim ki diyosanız (ki ikincisinde haklısınız en fazla 5-6 kızdan sonra taktik bayar) alternatif yöntemlerde var tabiki.
En önemli kız tavlama mekanı okulunuzun sosyal klüpleridir. Bu klüplerin asıl kuruluş nedeni de zaten kız tavlamaktır.Okulunuzda bulunan klüpleri araştırın ve kız açısından en zengin kaynaklara sahip olan klüplere üye olun. Özellikle Sinema Klübü📷 Tiyatro Klübü📷 ve Çiçek&Böcek&Sevgi&Şiir klüpleri tavlanmayı bekleyen kızlarla dolup taşmaktadır. Bu klüplere üye olarak oradaki ortama girebilir ve girdiğiniz ortamda istemediğiniz kadar çok kızla tanışabilirsiniz. Bunun dışında her yıl yapılan bahar şenliklerinde de bir çok kızla tanışmak ve akabinde tavlamak mümkündür. Biliyorum "hadi leen ne alakası var " diyceksiniz ama en kolay kız tavlayabileceğiniz bir diğer mekan okul kütüphanesidir. Çünkü buraya gelen kızların %90'ının derslerden zaten küçük olan beyinleri sulanmıştır ve bir erkek arkadaşa tahmin ettiğinizden çok daha fazla ihtiyaçları vardır. Cesur olun📷kütüphanede güzel bir kız gördüğünüzde hemen oradaki raflara doğru yönelin. Bi şekilde tanışın. Gerisini halledersiniz.
Okullarda bu yöntemleri kullanarak rahatlıkla kız tavlayabilirsiniz. Fakat bu taktiklerin mahallenizdeki kızları tavlama konusunda bir yararı olmayacaktır. Bir sonraki bölümümüzde sizler için mahalledeki kızlarla olan ilişkilerimizi detaylı olarak inceledim..
Mahalledeki Kızlar
Kendi mahallenizden bir kız tavlamanın yolu mahalleden bir kızla arkadaş olmaktır. Onun sayesinde diğer kızlarla tanışıp mahalledeki maximum 5 kızla çıkabilirsiniz. Hatta olayı abartıp bu 5 kızla çıktıktan sonra sizi bu kızlarla çıkmanıza yardımcı olan kıza📷"ben aslında sana uzun zamandır aşığım 📷o kızlarla da sırf seni kıskandırmak için çıktım."diyerek bu sayıyı 5+1 de yapmanız mümkün. Şimdi gelelim kızları nasıl tavlayacağımıza...Dediğimiz gibi önce en salaklarından bir kızla normal arkadaş olun (ne demek normal arkadaş! Anormal arkadaş nasıl olunur ki?!). Bunu yapmak zanlettiğiniz kadar zor değil.Bir örnek vermek gerekirse kendi apartmanınızda oturan ve annelerinizin görüştüğü bir kızla normal arkadaşlık kurmak çok ama çok kolay olacaktır. Bu kızla arkadaş olduktan sonra kızların dedikodudan ne kadar hoşlandıklarını aklınızdan çıkarmayarak almak istediğiniz tüm bilgileri alın.Mesela"Ya Oktay Ayşe'yle çıkıyormuş duyduğum göre!"sorusuna bu salak arkadaşınız "yok beee"diye cevap verirse "kimle çıkıyo? sorusunu yöneltin.Sizin Ayşe'ye yöneldiğinizi anlayan salak "Nabıcan?"diye sorar.Sizde sanane belki çıkıcam!diyin. Bunun üzerine kız "Ayarlıyım mı sana Ayşe'yi?"diye sorar."Vallaha çok büyük bir sevap işlersin!diye cevap verin ve ekleyin "Ağzını bi arasana olurmu📷olmaz mı?"bu soruya kız "tamam"diye ceavp verir vebu saatten sonra siz %90 Ayşe'yle çıkarsınız. Çünki bu salak arkadaşınız Ayşe'ye "Kızım Ahmet sana aşık 📷çıkma teklifi ediyor! "Demez. Tam tersine Ayşe'ye şu şekilde gaz verir :"Hişt Kız📷baksana Ahmet'i sana ayarlıyım mı📷bak hem yakışıklıda çocuk 📷heee?"Bu hareket Ayşe'nin sizinle çıkması için yeterli olacaktır.Bu kızların psikolojileri gereği arkadaşlarının söylediği şeyler onlar için çok önemlidir.Daha önce de söylediğimiz gibi bunlar hep sürü psikolojisi ile hareket ederler.Bu salak arkadaşınız bir süre sonra size gelip "ya ayarlıycam ama naz yapıyor 📷sende gelip yavşa biraz kıza "tarzı bir cümle kuracaktır. Aslında bu salak arkadaşınız Ayşe' yi sizinle çıkması için ikna etmiştir fakat ortamı kızıştırmaktadır. Neyse bu yöntemi kullanarak eninde sonunda Ayşe ile çıkmayı başardınız.Fakat asıl önemli olan Ayşe ile çıkmak değildir. Daha sırada diğer kızlar var )
Öncelikle Ayşe ile bir süre muhabbet kurun📷gezin📷tozun📷sinemaya falan gidin. Daha sonra bir pundura getirip eve atın.Aynı mahallede olduğunuz için bu pek büyük bir problem teşkil etmeyecektir...Neyse bir kaç kez eve attıktan sonra kızla işiniz bitecek.Ne demek olum aşık oldum?Ben sana demedim mi bu salaklara aşık olunmaz diye?Neyse📷 sizin bu kızla işiniz bitti sıra geldi diğer kızlara...
Ayşe'ye bir miktar gaz vermek suretiyle mahalledeki diğer kızlarla tanışın. Sonra eve gelip Hıncal Uluç (bakınız Güzellik Yarışmaları ))edasıyla kızları puanlandırın.En yüksek puanı alan kızı ilk sıraya almak şartıyla 4 tane kızdan oluşan listenizi yapın.Daha sonra bu kızlardan ilk sırada olanı hakkında gerekli olan istikbaratı toplayın ve başlayın yavşamaya.Tabi bunu Ayşe'nin yanında yapmayın siz her ne kadar bu yavşama olayını Ayşe'den gizli de yürütseniz bu olay Ayşe'nin kulağına en kısa zamanda gidecektir.Bunu duyan Ayşe birden sizin elden gittiğinizi anlayıp size aşık olacak(niye mi? olm diyoruz ya📷 salak bunlar ))İşte kız size aşık olduğunda diğer kıza yavşamaya devam edeceksiniz veee sonunda Ayşe bu veya başka bir sebepten dolayı sizi terk edecek.Yapma📷 etme geyiği yapın fakat abartmayın. Bırakın terketsin...Size kız mı yok? Ayşe'nin sizi terkettiğinden bir gün sonra gidip yavşadığınız kıza şunları söyleyin." Ya bak...Ben aslında senden çok uzun zamandır hoşlanıyorum.Ayşe ile de zaten sırf senin yüzünden ayrıldık.Seni daha önceden tanısaydım asla Ayşe'yle çıkmazdım.N'olur anla beni..Eee📷bişey söylemiycekmisin? "Kız bunları duyunca "Ay inanmıyorum📷hiç beklemiyordum📷şok oldum vallaha"diyip klasik tribini yapacaktır.Siz buna karşılık "Lütfen biraz düşün hemen karar verme!" taktiğini kullanarak kıza "hadi izin verdim git biraz naz yap!" bilinç altı mesajını vereceksiniz.Öncelikle kız "ulan Ayşe bana bişey dermi acaba 📷yakışıklıda çocuk ne yapsam acep kaosuna gelip biraz düşünür.İçindeki şeytan sizinle çıkması için baskı yapmaktadır.Siteyi komple okursanız zaten bu kızı tavlamış olmanız lazım.Veee zafer! İkinci kızı da tavladınız.Bu işte buraya kadar.ama bir sorun var = Ayşe! Gidin bakın bakalım Ayşe yaşıyor mu? zira bu salakların bu durumda yapacakları tek şey "Senin yüzünden canıma kıydım!" şeklinde bir mektup yazıp intihara teşebbüs etmek olacaktır.bu durumda Ayşe 'ye "Bak Ayşe ben sırf o kızla seni birazcık kıskandırmak için çıktım. İtiraf et! Sende beni bana aşıksın."diyin.Ve ekleyim "Ama artık birlikte olmamız imkansız ." kız " "Ama nedenn!öhüöhühöü!" diye karşılık vermezse gelin bana "Abi bana bi GRAND ÇİROK alacan kız öyle demedi!diyin. O derece eminim yani.))
Bunu diyen kız artık size istediğiniz herşeyi (mesela ne istiyebilirsiniz?)) vermeye hazır demektir. Ama siz biraz daha süründürün diğer kızla çıkmaya devam edin (Hatta bu arada diğer kıza da bi isim verelim böyle zor oluyo📷mesela adı Dilara olsun.) Dilara" Ayşe ile görüşüyormusun?" diye sorarsa "Ne alakası var ya "diye cevap verin.Fakat Ayşe ile görüşmeye devam edin Ayşe sizi Dilara'dan ayırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.Aldırmayın.Bu esnada Dilara'yla gezin📷tozun📷 sinemaya falan gidin ondan sonra cuupp yatağa!Bu işlemi bir kaç kez tekrarladıktan sonra ikinci kızla da işiniz bitecek. Sıra geldi 3. kıza . Ama şimdi başınızda çok büyük bir bela var Dilara'dan nasıl ayrılacaz? Şu diyalog işinizi fazlasıyla görecektir. "Aşkım seninle çok mutluyuz ama Ayşe olayını biliyosun.Beni sürekli rahatsız ediyo📷 "Sana deliler gibi aşığım📷intahar edecem sorumlusu sen olucaksın " falan diyo.... Onun için çok üzülüyorum gerçekten." Bunları duyan Dilara çılgına dönecektir. En kısa zamanda sizi başka bir nedenden dolayı terkeder. Bırakın terk etsin...Size kız mı yok? :)) Hemen Ayşe'ye gidip konuşmak istediğinizi söyleyin. Ayşe sizin Dilara'dan ayrıldığınızı öğrenmiştir. Es kaza CIA kızlar arasındaki istihbarat teşkilatının nasıl işlediğini görmüş olsaydı adamlar küçük dillerini yutardı📷o yüzden" nasıl ve nerden duydu lan bu kız benim ayrıldığımı?" diye sormayın :)))

BONUS:
ÇAPKINLIK TAKTİKLERİ
1- Ilk görüste aska inanir misin ? Yoksa disari cikip tekrar mi gireyim?
2- Affedersiniz! Biz kücükken farkli okullarda okumamis miydik?
3- Sirtina dokunup: Aman allahim gercekten omuz kemikleri!! Ben bunlari kanat sanmistim!
4- Cukulatadan bebeklerimiz bir dügün pastasinin üstünde sence de güzel görünür mü ?
5- Saati sorun.9'u 5 mi geciyor? Bugün pazartesi 28 mart 9.05..Sizinle tanistigimin günü ve zamani aklimda tutmam gerekli de!
6- Oturdunuz📷 konustunuz ve kalkti gidiyor..Birsey unutmadin mi?Neyi? Beni.!
7- Bu sehirde yabanciyim . Bana evinin yolunu tarif edebilir misin?
8- Baban uzayli miydi? Senin gibi birsey yeryüzünde yok cünkü!
9-Telefon numarami unutmusum📷 seninkini ödünc alabilir miyim?
10- Merhaba! Bay Watch'un son bölümünde harika oynadin📷 bir imza alabilir miyim?
11- Erkek"Sesi sen de duydun mu?" Ne sesi? Ben birsey duymadim! Kalbim kirildi
12- Baban hirsiz miydi? Hayir ! Ne Alaka?!? Gözlerinin yerine konulan elmaslari kim📷nerden caldi o zaman?
13- Bana yolu tarif edebilir misiniz? Kiz: Ne yolu? Nereye? Kalbine
14- Beni bir cimcikler misin Kiz: Neden? Bu güzellik gercek olamaz! Rüya görüyorum sanirim
15- Annenle baban zamaninda karsilasmasaydi📷 yeryüzündeki en mutsuz insan ben olurdum!
16- Siz Aktuel'in kapagindaki kiz degil misiniz?
17- Umarim suni solunumdan anliyorsundur..Solugum kesildi seni görünce!
NOT:Eğer hepsini üşenmeden okuduysanız artık 1 numaralı kız avcisi olmusunuzdur hiçbir kız elinizden kaçamaz yada sizi birakamaz .) iyi sanslar.

SON
submitted by yennicheri to KGBTR [link] [comments]


2020.06.11 08:17 yennicheri Salak Kız Nasıl Tavlanır ? Bölüm 1

1999 senesinde açılan ve büyük efsane olan www.salakkiznasiltavlanir.com sitesindeki bilgileri aklımda kaldığınca yazdım. farkettim ki aramızda hala salak kızları nasıl tavlayacağını bilmeyenler var.

ps: 4 bin karakter sınırı yüzünden 3 parça yayınlıyorum.
TAVLAMA TEKNİKLERİ
Bence yolda gördüğünüz bir kızı tavlamanın her hangi bir yolu yoktur. Bakmakla yetinirsiniz. Kız köpek gezdiriyosa o başka ama sokakta ve/ya gittiğimiz bir cafede gördüğümüz her kızı tavlamayı sağlayan bir taktik yoktur. Bilen varsa bana da söylesin. Bir kızı tavlamak için mutlaka bir muhabbet ortamına ihtiyacınız var. Ama ortam yoxa bu kız tavlayamayacağınız anlamına gelmez. Aksine ortamınızı kendiniz de yaratabilirsiniz. Az biraz tanıdığımız kızlarla muhabbet kurmak tabi ki daha kolaydır ama hoşlandığımız kızı tanımıyorsak yada önce bi kızla tanışıp kızı daha sonra tavlamak istiyorsak işimiz biraz daha zorlaşır. Ama sizlere hizmet etmeyi kendisine misyon edinmiş olan bu sitemde bu konuda da sizi yalnız bırakmayacak. Ve tabii diğer sitelerde olduğu gibi şuraya tıkla buraya tıkla diye veya popup açarak rahatsız etmeyeceğim de :))) Neyse burada kendinize olan güveniniz çok ama çok önemli. Tanımadığımız kızları tavlayabilmek için önce tanışmamız gerekmektedir. Öncelikle kesiştiğiniz fakat tanımadığınız bir kızla tanışacağınıza değinelim. Yine her ne olursa olsun kızın bulunduğu ortama gireceksiniz. Size tavsiyem kızın arkadaşlarından biriyle arkadaş olup onun vasıtasıyla kıza zıplamanızdır. Yani bir örnek vermek gerekirse : Mesela kantinde bir kız gördünüz ve çok hoşunuza gitti hemen kızı bi kaç tenefüs boyunca takibe alın ve etrafındaki tiplere çok dikkat edin. Sınıfını/bölümünü falan öğrenin. Sonra yine çıkışta çaktırmadan kızı takip ederek hangi serviste olduğunu öğrenin. Ve daha sonra da kızı tanıyan birilerinden bi kaç bilgi alarak kız hakkında toplayabileceğiniz maximum bilgiyi toplayın. Daha öncede söylediğimiz gibi kızlar asla tek başlarına bir yere gitmezler. O yüzden siz ne kadar cesur olursanız olun kızın yanına gidip konuşamazsınız. Ama kızın başka bir arkadaşı ile tanışmışsanız eleman kızın yanındayken onun yanına gidip "naber napıyon? Beni arkadaşlarınla tanıştırmıycakmısın?" muhabbeti yaparak kızla tanışın. Kızın adını öğrenir öğrenmez " aaa ne kadar güzel bir isim peki bir anlamı var mı?" klasik geyiğini yaparak kızın zeka seviyesini ölçün. "Evet karda açan beyaz çiçeğin tepesinde güneşlenen bok böceği demekmiş" tarzı bir cevap verirse(ki verir) o kızı kesin tavlarsınız. Kızla tanıştınız yakınlaşma bir sonraki konu. Ama bu taktik lisede işe yarar. En önemli kız tavlama mekanı okulunuzun sosyal klüpleridir. Bu klüplerin asıl kuruluş nedeni de zaten kız tavlamaktır.Okulunuzda bulunan klüpleri araştırın ve kız açısından en zengin kaynaklara sahip olan klüplere üye olun. Özellikle Sinema Klübü📷 Tiyatro Klübü📷 ve Çiçek&Böcek&Sevgi&Şiir klüpleri tavlanmayı bekleyen kızlarla dolup taşmaktadır. Bu klüplere üye olarak oradaki ortama girebilir ve girdiğiniz ortamda istemediğiniz kadar çok kızla tanışabilirsiniz. Bunun dışında her yıl yapılan bahar şenliklerinde de bir çok kızla tanışmak ve akabinde tavlamak mümkündür. Biliyorum "hadi leen ne alakası var " diyceksiniz ama en kolay kız tavlayabileceğiniz bir diğer mekan okul kütüphanesidir. Çünkü buraya gelen kızların %90'ının derslerden zaten küçük olan beyinleri sulanmıştır ve bir erkek arkadaşa tahmin ettiğinizden çok daha fazla ihtiyaçları vardır. Cesur olun📷kütüphanede güzel bir kız gördüğünüzde hemen oradaki raflara doğru yönelin. Bi şekilde tanışın. Gerisini halledersiniz. Tüm bunların yanı sıra ben size kendi bölümünüzdeki gruplaşmaya dahil olarak oradan kız tavlamanızı öneririm. Eğer bi gruplaşma söz konusu değilse millete gaz verip sosyal aktivite ayağına milleti kaynaştırın.Mesela tüm öğrencilerin katılımıyla bir piknik düzenlemek yararlı olabilir. Böylece aynı bölümde okuduğunuz bi kaç kızla tanışma ve yakınlaşma imkanı sağlarsınız.
1-KIZ PSİKOLOJİSİ:
Bir kere şunu kesinlikle ama kesinlikle aklınızdan çıkarmayın:Bu kız milleti her daim dokunsan ağlayacak gibi yasar. Yani sürekli bir sorunları vardır📷ya aileleri onları anlamıyordur📷 ya güzel değillerdir📷ya abileri sürekli onları baskı altında tutuyordur yada sırf sorunlu gözükmek için bir sorunu varmış gibi yapıyordur. Peki burada biz ne yapıyoruz?Tabi ki biraz psikologluk oynuyoruz. Biraz sonra Nasıl Karizma Yapılır bölümünde de inceleyeceğimiz üzere siz zaten kıza karizma yapmak için mutlaka psikoloji ve felsefeyle ilgilendiginizi ona söyliyceksiniz. Bu ilk adim. Sonrada gidip kızı teselli eden centilmen dost tribine yatacaksiniz. Ama centilmen olmaniz bu durumda pek işe yaramaz o yüzden kızın karsisinda zihin okuyan bir tip gibi gözükmeniz lazim.
Simdi gelelim kızların beynini okuma yöntemlerine
Bir kere şunu asla ama asla unutmayınünyadaki hiçbir varlık beyin okuyamaz. ama siz kızların beyinsiz olduklarını zaten biliyorsunuz. )))) O yüzden telaş yapmanıza hiç gerek yok. Bu kızların hepsinin düşünme stilleri aynidir
O yüzden vereceğimiz taktikleri uygulayarak kızın gözünde bir anda beyin okuyan dahi bir psikolog konumuna gelebilir ve kızı tavlama olayini rahatlikla asabilirsiniz.
Bu salaklarin daha öncede söyledigimiz gibi mutlaka ama mutlaka bir sorun(!)lari vardir. Simdi tavlamak istediginiz kızın sikkin oldugu bir zamanda yanina gidin ve "Sikkin gözüküyorsun📷hayirdir" diyin. Kız size sikkin olduğunu daha da belli etmek için hemen "yok bisey yaaa!!!" diye cevap verecektir📷neden?çünkü bunlar salaktir.Sorunlu olmayi karizma zanneden bir salaktan daha ne beklenebilirki. Neyse siz kızın bu cevabi karsisinda "iyi o zaman demiycek kadar zeki oldugunuz için hemen "Sanirim senin konuSacak birisine ihtiyacin var" diyin. Kızın yüz Seklinin sikkin ve trip yapacak birine ihtiyaci olduğunu belli etmek için daha bir buruStugunu ve tamamen sessizlige gömüldügünü farkeder farketmez "Bak bana istedigin herSeyi📷 anlatabilirsin hem ben son 4 senedir psikoloji egitimi aliyorum📷yani bir psikologdan eksik bir yanim yok"diyin.Kız böyle bir trip anindayken asla "Say lan okudugun psikoloji kitaplarini" diye bir Şey sölemez.Yani bu planininizin tutmasi için yeterli bir cümledir.Simdi aklinizdan çikarmamaniz gereken diğer konuya gelelim.Kızlar bu tripleri sadece ve sadece dikkat çekmek için yaparlar.Sürekli olarak "Kimse benle ilgilenmiyo📷kimse beni anlamiyo" diye düSünüp etrafindakilerin dikkatini çekmeye çaliSirlar. Amaçlari birinin gelip kendilerinin kaprislerini çekmesini saglamaktan başka bir Şey degildir.
Ama siz gidip kızın yanina onla konuSmaya çaliStiniz diye kızın sizinle konuSacagini saniyorsaniz yaniliyorsunuz. Üzgünüm ama asla böyle bir Şey yapmazlar.iSte bu yüzden sizin olayiniz beyin okumak.Kızların hangi durumlarda hangi tepkileri verdiklerini ögrenebilmek için yillarimizi harcadik ama degdi.Alin size en baba beyin okuma(!) yöntemleri.
Siz kızın yaninda olaganüstü insan tribi çizeceksiniz.O yüzden kız söylemeden Sip diye durumu anlayip sorunu çözün.Bunun için "Dur tahmin edeyim..." cümlesiyle baSlayin ve ikinci kuralimizi uygulayin ve uydurun. Ya tutmazsa gibi bir kayginiz olmasin.Zira uyduracaklariniz yüzdesi yüksek Şeyler olacak. ikinci cümleniz her zaman "Kimse seni anlamiyor📷değil mi?" olsun.Kız kesin onaylayacaktir. Kız onayladiktan sonra her zaman "Neden sorunun ne oldugundan bahsetmiyorsun?" olsun.Kız kesinlikle gerçek sorundan bahsetmeyecektir.çünkü ortada sorun falan yoktur.amaç triptir.Ve kızlar bu tribe girmeden önce "Ulan bir tribe giriyoz ama birisi gelip sorarsa ne diycem?" diye düSünmezler.O yüzden kızın size verecegi en mantikli ve tek cevap "Bilmiyorum📷ya" olacaktir.Dikkat edin kız size bunlari söylerken yüzünüze bakmaktan Siddettle çekinir.Ve sürekli etrafindaki Seylerle ugraSir📷kagit yolar📷sigara üstüne sigara yakar ve tam bu esnada sizin hakkinizda bilinçaltinda bir fikir oluSturur.
"Sanirim herkes senin üzerine geliyor.Kendini bu agir baskinin altinda ezilmiş ve çaresiz hissediyorsun." diye devam edin.işte bu cümle önceden düSünüpte kendine bir sorun bulmamiS olan bu salaklar için çok güzel sanal bir sorundur.Kız sizi derhal onaylar ve "uffffff niye her şeyin sorumlusu ben oluyormuSum sanki?" diye size trip atiyor olduğunu iyiden iyiye belli eder.
Sorunu yaratan siz oldugunuza göre çözecek olanda sizsiniz.Simdi sogukkanliliginizdan hiç taviz vermeyerek "Ailenle aran nasıl" diye sorun."Hiç sorma📷 beni hiç anlamiyolar📷neymiş ben Söyleymişim📷böyleymiSim📷 hep suçlu benim zaten" tribine girmemesi mucize olacaktir. "Bak hepimizin ailemizle sorunlari var📷ama onlari suçlarken onlarin senin yasinda olmadığıni ve senin gibi düşünemeyeceklerini asla aklindan çikarma.Seni anlamalarini beklemen bile çok büyük bir hata." diyerek konuşmanizi sürdürün.Bu sırada kız sürekli sizi onaylayacak ama asla ve asla sizi dinlemeyecektir.Siz konuşurken kızın dikkat ettigi tek Şey sizin ses tonunuz📷 haraketleriniz ve onunla ilgileniyor olusunuzdur.Bu yüzden konusmanin bu kisminda olabildigince uydurun.Kız zaten Su siralarda sizden hoşlanmaya baslamistir.Sizin olayiniz garantilemek.
Kız biraz konustuktan sonra çok feci rahatlayacak ve size gülümsemeye baslayacaktir.Evet iSte baSardiniz.Kızın kafasinda📷hem yakişikli📷hem kültürlü📷hem de beni anliyo📷daha ne istiyim yaaa" izlenimini bırakmayı baSardiniz.Simdi de bu izlenimi daha da güçlendirmek için Su cümleyi kurun"Bak ben her zaman yanindayim📷bir sorunun oldugunda bana gel hem dostlar bugünler içindir📷senin için elimden ne geliyosa yaparim " diyin.
Bravo!Kız artık kendi trip ve kaprislerine katlanacak birini buldu.Artık her gün sirf siz yanina gidip konuşun diye trip yapmaya başlayacak.Sizde bunu bildiginiz için hergün kıza uyduruk poroblemler yaratip çözecek ve kızın aklini başindan alacaksiniz.
Bunlari her kıza uygulayabilirsiniz.Sorun çikmayacaktir emin olun.Bu taktikleri ögrendiginize göre artık kız hakkinda her türlü bilgiyi toplayabilirsiniz.
3_KIZLAR NELERDEN HOSLANIR?
Kızların hoslandigi şeyler standarttir.Bunlarin ne olduklarini mutlaka bilmelisiniz.Peki nedir bunlar?
Müzik dinlemek.📷 Sinema📷 Cafeler 📷Makyaj📷Dedikodu.
Tabiki kızlar bahsettigimiz bu seylerden sanat olanlariyla gerçekte kesinlikle ilgilenmezler.Diğerleriyse onlar için neredeyse hayat biçimidir. Kızların hepsi müzikten hoslandiklarini söyler ama müzikten kasitlari sizinkiyle ayni şey degildir.Kızlar için büyük önemi olan 3 sanatçi(!) vardir. Bunlar: Tarkan📷 Dogus ve Cengiz Kurtoglu'dur. Bunlardan hoslanmayan kız görmedim.Ama klasik olarak hepsi bunlardan nefret ettiklerini söyleyecektir.Sakin inanmayin.Trip atiyorlar. Demek ki yapmamiz gereken seylerden biride kızların hoslandiklari müzik türleri hakkinda az da olsa bilgi sahibi olmaktir.Bu ne isinize yarayacak?Kızı tavlamanin en kolay yolu kızla ileri derecede muhabbet kurmaktir. Bu muhabbetlerin ilk kurulum asamasi ise müzik geyigi ile olur.Bakin bir örnek verelim:2 yil önce okulda bir kızı kesiyodum📷kız aaaalci gibi gözüküyo.Yani en azindan üzerinde IRON MAIDEN t-shirtüyle okula gelmis. Merdivenlere oturmus.Takmis kulagina walkmani📷beni kesiyo.Peki ben ne yapiyorum.Hemen kızın yanina gidiyorum.Tanisiyor degiliz.Olsun📷sorun değil📷tanisiriz.Kizdan walkmanini istiyorum📷sahsen ben de Heavy aaaal dinlerim.Amacim hemen oraçıkta kızla bir aaaal müzik muhabbeti kurup kizla muhabbeti koymak.Ama o da nesi?Bu kız bana walkmanini verdiginde ben dumurdan dumura kosuyorum.çalan kasetengiz Kurtoglu Klasikleri...Kopmamamak için kendimi zor tutuyorum ve hemen aninda taktigi degistirip Cengiz'ci moduna giriyorum.Kız iki günde tav oluyo📷bir süre çikip ayriliyoruz. Bu olaydan çikartilacak çok önemli dersler var: Kızlar hiçbir zaman gözüktükleri gibi degildir Kız tavlamak istiyosak her zaman uydurmaya hazir olmaliliyiz Kızın suyuna gitmezsen asla kızı tavlayamazsin
Kızlar çogunuzun sandigi gibi yaksikliliga değil karizmaya önem verir.Yani çok karizmatik bir erkegin kız tavlama sansi çok yakisikli bir erkekten yüz kat daha fazladir.
Peki nasıl karizma yapilir?
Yillardir yaptigimiz arastirmalar bazı davranis kaliplarinin kızlar üzerinde diğerlerinden çok daha fazla karizmatik bir etki biraktigini göstermistir. Kız milletinin en sevdigi şey karsisinda ki erkegin her zaman kendisiyle ayni şekilde düsünüyor olmasidir.Kızlar entellektüel erkeklere diğerlerinden daha fazla önem verirler.Yani bu salak kizlari tavlamk için en güzel yol daha öncede belirtiğimiz gibi uydurmrktir. Mesela kızların en zayif noktalarindan biri de psikoloji ve felsefedir.Tavlamak istediginiz kızla muhabbet ederken eninde sonunda bu kız size "nelerden hoslanirsin?" diye bir soru soracaktir.Hiç tereddüt etmeden "Kitap okurum📷müzik dinlerim📷sinemaya giderim📷gezerim" diye cevap verin.Göreceksiniz kız o andan itibaren sizinle daha fazla ilgilenmeye baslayacak. Bu kızlar salak olduklari kadar meraklida olduklarindan hemen "ne tarz kitaplar okuyosun?" diye soracaktir.Hemen artık roman okumadiginizi📷uzun süredir psikoloji ve felsefeyle ilgilendiginizi ve sadce bu konuda kitaplar okudugunuzu üstüne basa basa söyleyin. Tabi ki bunlari aslinda hiç okumayacaksiniz.Ama bu salak kızların okuduklari en son kitap genellikle Cin Alidir.Yada en iyi ihtimalle salak ötesi ask romanlari okurlar.peki siz bu durumda ne yapacaksiniz?Tabiki ikinci kuralimizi uygulayacaksiniz.Yani uydurabildiginiz kadar uyduracaksiniz.Kızlar basta da söyledigimiz gibi psikoloji ve felsefe lafini duyar duymaz size çok fazla önem vermeye baslarlar. Ama bu ilgiyi yüze katlayacak bir yöntem daha vardir.Bazı terimler kızlar üzerinde tahmin edebileceginizden daha fazla etki birakir.Bunlarida açikliyorum.Söze söyle baslayin:"Diyalektik materyalizmin tarihsel gelisim sürecinde birçok realistik ve skolastik yaklasimla karsilasilmistir ve bu yaklasimlarin avantgart kültür döngüsü içerisinde birçok pozitivistik akim dogmustur."
Bunlari duyan kızın eve gidince sizi düsünmekten başka hiçbir çaresi yoktur.Aslinda yukaridaki cümle hiçbir anlam içermez ama içinde olabilecegi kadar çok terim vardir.Burdan da sunu anliyoruz ki kızlar terimsel ve anlasilmaz konusan erkekleri karizmatik bulurlar.Uydurabildiginiz kadar uydurun.Kesinlikle anlayamazlar.Bu yöntem onlarca kızın üzerinde denenmis ve hepsinde de olumlu sonuç alinmistir. Ayrica kız bunlari duyunca "evet haklisin📷bende çok severim psikolojiyi📷hep psikoloji okurum gibi bir tavirla karsililik verir.Tabi ki kız uyduruyodur.Bunu yapan kız artık sizin demektir.çünkü kızlar bunu sadece karsisinda ezilmek istemediklei erkeklere yaparlar. Sakin kıza "hangi yazarlari okursun" gibi bir soru sormayin📷kızı kaybedersiniz.Ama yine ikinci kuralimizi uygulayarak kıza hangi yazrlarin hangi kitaplarini okudugunuzdan bahsedin.Mesela ben 30'dan fazla kızı aslinda bir yönetmen olan Arthur Gordon'un 10'dan fazla psikoloji kitabini okuduguma inanadirdim.Diyoruz ya bu kızlar harbiden salak olduklarindan bu saatten sonra söleyeceginiz herseye inanirlar. Hiçbiri de çikip "nasıl olur ya📷Arthur Gordon yönetmen bir kere" demedi.Ama diyelimki sizin tavlamaya çaistiginiz kız bunu söyledi📷o zaman da kural ikiyi aklimizdan çikarmayarak "aaa📷hadi yaaa!Kesin isim benzerligidir.Ben sahsen okudum o kadar kitabini inanmiyorsan yarin sana getireyim bütün kitaplarini" gibi bir tavra girin.Bu kız milleti harbiden salak oldugu için buna inanacaktir.Tabiki ertesi gün kıza lkitap filan götürmiyceksin.Kızın "hani bana kitap getiriyodun?"seklinde bir soru sormasi ihtimali çok çok düsüktür ama sorarsa "ya sorma dün gece sabaha kadar bir kitabi bitirdim aklimda o vardi sadece📷yarin getiririm" diyin.Bu hem kızın size baglanmasini hemde kızın gözündeki karizmanizin feci şekilde artmasini saglar.
Kızla zaten yavastan muhabbete basladiniz📷artık gerisi siz istemesenizde gelir.Kız size "ne tür müzikler dinlersin?" diye sordugunda sakin kesin bir tarz belirtmeyin📷kulaga hosgelen herseyi dinlediginizi ama slow müzikleri tercih ettiginizi belirtin.Kızın gözünde daha da fazla büyüyeceksiniz.
Kızların en çok ilgilendikleri bir diğer konu ise "güzellik"tir.En çirkin kız bile kendini dünya güzeli sanar.Size düsen görev kızın bu egosunu tatmin etmesini saglamaktir.Sürekli kıza ne kadar güzel olduğunu "ima edin".Ama sakin fazla abartmayin.Yagcilik yaptiginizi düsünüp sizden uzaklasirlar.
Kızla daima yakin olabilmek için her daim kızın hoslanacagi konular hakkinda sallama kapasitesine sahip olmaniz gerekir.Kızın yaninda konusacak birsey bulamazsaniz kız sikilir ve tavlamak gitgide daha zor hale gelir.Bu durumda basvurulabilecek en iyi kaynak "Bizim bir arkadas var..."diye baslayan atmasyonlardir.Bu konu basligindan istediginiz kadar sallayabilirsiniz.Evet📷kız "hadi bee📷olamz öyle şey📷git belge getir!" demez ama fazla abartirsaniz içten içe sizin iflah olmaz bir palavraci olugunuzu düsünür ve size çok feci şekilde kil olur.Yüzünüze bakip size gülümsemesi bu salak kızın size kil kapmadigini göstermez. Burada dikkat edilecek tek nokta kızın anlamadigi konularda atip tutmaktir.Ama tutup kıza arkadasinizin arabasinin motor yagini degistirirken sanzimanda olusan bir sorunu gidermeye çalisirken basina gelen komik bir olayi anlatan bir senaryo uydurursaniz kız sizden tiksinir.Ama mesela arkadasinizin basindan geçtigini uydurdugunuz komik bir olaydan bahsedebilirsiniz ama tabi ki bunu bir erkek arkadasiniza anlatir gibi ayilik yaparak anlatirsaniz kızın gözünde tamamen bitersiniz.Kıza bir şeyler anlatirken kesinlikle küfür etmeyin📷biliyorum bu sizin için çok zor ama sabredin biraz.Bu konuya ileride tekrar deginecegiz ama sizin yinede aklinizida bulunsun: karsinizdaki ne kadar samimi olursaniz olun neticede bir kız ve bu kızla kesinlikle normal erkek arkadasalarinizla konustugunuz gibi konusamazsiniz.
Bunlarin yani sira ne yapip edip bir gitar alin yada bulun.çok da pahali olamayan bu alet kizn kalbini fethetmek için birebirdir.Her kız bu tuzaga düser.Salak olduklarini illa belli ederler yani.)Gitari aldiktan sonra su 4 sarkiyi yarim yamalakta olsa çalin:
1)Haluk levent=Ankara📷2)Haluk Levent=Akdeniz Aksamlari📷3)Baris Manço=Gülpembe ve son olarak ta Eagles=Hotel California.Bu dört sarkida inanilmaz derecede basittir ve bu da yetmiyormus gibi kız sizi bunlari çalarken gördügünde size kelimenin tam manasiyla çarpilir. Kız derhal sizden bir sarki çalmanizi isteyecektir.Ama siz bu dört sarkidan başka sarki bilmiyorsunuz ki!Bu durumda da her zaman yaptığınız gibi sallama yolunuz sonuna kaddar açik.Kız böle bir şey derse📷hemen"ben aslinda elektro gitar çaliyorum ve bilmem böle sarkilari" diyin.Kızın karsisinda rezil olmak söyle dursun📷kızın gözünde karizmaniz iki kat artar.
Bu salak kızların zayif noktalarindan bir diğeri ise "kiskançlik"tir.Bunlar en yakin arkadaslarini bile kiskanirlar.Bu egolariyla oynayip kızı elde etmenin duruma göre degisen 2 yolu vardir.
Birincisi kıza yavsamak ve kızın gözüne girmek için kiskandigini bildiginiz kisiler hakkinda atip tutmak ve kıza "onunla ayni fikirleri paylastiginizi kıza belirtmektir.Konuyu bir örnekle açiklayalim:siz Ayseyi tavlamak için ugrasiyorsunuz ama ortamda her haliyle Ayse'den çok çok daha üstün bir kız daha var.O da Nese.Sizde zaten Nese'nin hiçbir kosulda sizle çikmayacagini bildiginiz için Ayse'yi tavlama istegindesiniz. Bu durumda Ayse %1.000.000 ihtimalle Nese'yi kiskaniyordur.Siz Ayse'yle basbasayken hemen Nese'yle ilgili bir muhabbet açin ve atip tutun.Unutmayin kız milleti salak oldugu için Ayse bu yalanlari ciddiye alip gaza gelecek ve Nese'ye karsi duydugu kiskançligi "Zaten bende uyuz oluyorum" formatinda size sunacaktir.Bu haraket kızı tavlamak için çok önemlidir.Kız gaz gelirse kesin o kız sizindir.
Gelelim ikinci yola.Bu taktik📷"tüm ugrasalariniz sonucu kızın size yüz vermemesi durumunda "ve çok alçak dozda uygulanmalidir.Dedigimiz gibi kızların ortamda mutlaka kiskandiklari başka bir kız vardir.Buarada sizin yapmaniz gereken kız sizle ilgilenmedigi zaman gidip onun feci şekilde kil oldugu kıza yavsamaktir.Bunu kızın kendisinin görmesine gerek yok.Ortamdan başka bir kıza göstere göstere yaptığınız taktirde sizin asildiginiz gerçek kızın kulagina gitmesi an meselesidir.Bunu DEdikodunun Kızlar için Yeri Ve önemi Bölümünde uzun uzun inceleyecegiz.ama belirtilmesi gereken çok önemli bir şey var: bu taktik sadece yeri ve dozu çok iyi ayarlandigi zaman ise yarar.Eğer acemiyseniz bu ikinciyi uygulamaniz yarardan çok zarar getirebilir.O yüzden dozaji çok iyi ayarlayin.Dozu iyi ayarlandiginda kız sizi öteki kıza kaptirmamak için gelip kendisi size yavsayacaktir.Anlattigimiz diğer tüm taktikler gibi bu da tarafimizca test edilip onaylanmistir.Fakat bu son anlattigimiz gerçekten çok tehlikeli sonuçlar dogurabilir ve ekibimiz yiyeceginiz tokat ve/ya küfürlerden dolayi hiçbir sorumluluk kabul etmez.
Kızlar aslinda sanildigi gibi öyle çok romantik falan degillerdir.Akillari fikirleri aaatedir. Evet dogru okudunuz.Aslinda bastan beri siz kızı tavlamak için ugrasirken kız(tav olduktan sonra)"su çocukla bir çiksam da beni bir güzel yalasa yutsa" diye düsünür. Bunu iliskinizin en son dönemlerinde hepsi itiraf eder.Ama siz sakin bunu bildiginizi ona belli etmeyin.Siz kızın yaninda sürekli romantik ve entellektüel bir centilmen rolü çizin.Bu kızı tavlamanizi çok fazla derecede kolaylastiracaktir.
Bir kere kıza her firsatta çok romantik ve duygusal biri oldugunuzu ve hiçbir kızın sizi anlamadigini söyleyin.Bu📷 kıza "sizin onunla romantik bir ilişki yasamak istediginiz" bilinçalti mesajini verir.çünkü kızlar(kendileri sanki hiç degillermis gibi)azgin erkeklerden nefret ederler.Dedigimiz yöntemleri uygularsaniz kızla o kadar çok yatarsiniz ki bir süre sonra kızla yatmaktan sikilirsiniz.simdi tabiki bu size inandirici gelmiyor ama biraz sabredin göreceksiniz.ilk baslarda iliskiyi sakin aaa temelinde insa etmeyin📷o zaman dedigimiz gibi sizin azgin biri oldugunuzu anlayip sizi terkederler📷 harcadiginiz onca emek bosa gider.Ama beni dinleyip asagida daha da deteyli anlatacagim teknikleri uygularsaniz kız öyle bir azar ki📷sizin üzerinize atlar ve siz kızın altinda kendinizi plastik erkek gibi hissedersiniz.
4-KUR YAPMA VE KIZA YAVSAMA FASLI
Artık kızlar hakkinda her türlü bilgiye sahipsiniz.Sira geldi kıza yavsamaya.Bu konuyu okurken "kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyecegini" sakin aklinizdan çikarmayin.
Şimdi Bilgi Toplama bölümünde ögrendiklerinizi tekrar ortaya çikarin.Kız hakkinda maximum bilgiye sahipsiniz.
Evet📷simdi daha önce hazirladiginiz listeyi açin.Ve kızın adresine içine isminizi yazmadan bir mektup yazin.Hatta mektubun içine hiçbir şey yazmadan sadece bir kirmizi gül koyun ve "Bu gül kadar sade ve güzel olan askima küçük bir hediye" yazili bir kart ekleyin.Bu salak kız hemen sizin kim oldugunuzu merak etmeye baslayacaktir.Ama asla kesin bir fikir yürütemez yani ertesi gün kız size gelip "mektubunu aldim" demez.Mektubu sizin gönderdiginizi anlamasinin tek yolu elyazinizdir.Eğer kızla ayni siniftaysaniz kızın mektubu almasindan iki gün sonra(sehiriçi posta en geç ertesi gün kızın eline ulasir) bos bir ders yakalayin.Yada bir şekilde kızın sinifta olmadığı bir sırada kızın defterinin arasina yine bir kirmizi gül ile ayni notu birakin.Kız en geç yarin gülü koyanin siniftan biri olduğunu anlayip siniftan erkeklerden süphelenmeye baslayacaktir.
Kız artık siniftan(yada çevresinden)birinin kendisine aşık olduğunu biliyor.Ama siz konudan habersiz gibi davranmaya devam edin.Dua edin ki çok gelismis bir teknoloji var elinizin altinda.Açin o listeden kızın cep telefonu numarasini ve kıza internetten adinizi yazmadan mesaj atin.Askla ilgili bir sürü şey yazin.Nasıl olsa beles. ….. adresinden adinizi yazmaksizin mesaj atmaniz olasi.Ad olarak çilgin aşık yazin.Kıza sürekli siirler📷 kara sevda içerikli şeyler yollayin.Mümkünse bunlari gecenin ilerleyen saatlerinde yollayin.Konuyu abartmanizda hiçbir sakinca yok. Hatta kız mesajlari silmek için yarim saat ugrassin.Bu kızların inanilmaz hosuna gider.Bu mesajlarda aslinda ona çok yakin biri oldugunuzu ama kızın asla sizin kim oldugunuzu tahmin edemeyeceginden dem vurun. Kız mesajlari atanin siz oldugunuzu çok geçmeden anlayacak fakat asla bunu size soramayacaktir.üçüncü asama olarak yine ayni listeden kızın e-mail adresini açin ve kıza yüzlerce e-kart atin.Korkmayin.E-kartlar en fazla 3k yer tutar ve tamamiyle bedavadir.
Daha bir sürü böyle adres var ama biz sadece en iyilerini yazdik.E-kart yollarken dikkat etmeniz gereken seylere gelirsek;öncelikle sunu sakin unutmayin yabanci e-kart servislerinin çogu türkçe karakterleri tanimaz.O yüzden dikkatli olun.ikincisi;yolladiginiz her e-karttan sonra (Remind me when repiricent check this mail(yada e-kart yerine ulasirsa bana haber ver)kutusunu mutlaka tiklayin.Böylece kızın size ne kadar deger verdigini ölçmüs olursunuz.Ayrica bir e-kart yollayabilmeniz için bir e-mail adresiniz olmasi lazim.Tabiki sizin bir e-mail adresiniz var ama gerçek adinizin yazili oldugu bir e-mailden kıza mail atmak gibi bir salakliga kalkismayin.Hemen gidin kendinize from bölümünde çilgin Aşık yazan bir hesap açtirin.Hotmail size çalisiyor.Kız iyice meraktan kudursun.Bu merak sayesinde hiç degilse bile size hemen aşık olacaktir.Güvenin bana. simdi bu meraki arttirmak için elinizden geleni📷 yapin.Yüzlerce e-kart atmaniz icap ediyosa atin.Sakin üsenmeyin.Kız bunlara tek tek bakmasa bile en azindan sizden yüzlerce e-kart aldigini bildiginden size yani bu çilgin Asik'a olan ilgisi gitgide artacaktir.
Artık kız meraktan kudurmak üzere.Ama yilmayin.Açin ICQ'nuzu ve White Pages'i arayin.En kisa zamanda kızın ICQ numarasida elinizde olacaktir. Baslayin mesaj yollamaya.Kızın "listeye almadan önce bana sor" seçenegini isaretlemesini bir kenara birakin böyle bir seçenegin varligindan bile haberi yoktur.O yüzden killanmaniza gerek yoktur.Ama ICQ'dan mesaj atarken sakin ola abarmayin.Ters teper.Denenmis tastik edilmistir. Yine ICQ mesajlarinizda ask📷meskten bahsedin.
Daha sonra olayi abartip kıza bir web sitesi hazirlayin."Oha!" dediginizi duyar gibiyim ama korkmayin biz bunuda düsündük ve sirf siz kız tavlayabilesiniz diye bir web sitesi yaptik. Eğer bu siteyi sevgilinize uyarlamak isterseniz bize mail atin yeter. Size her türlü yardimci oluruz.Yeterki siz kız tavlayin. Olmadi özel birsey isterseniz o zamanda elimizden geldigi kadar yardimci olmaya çalisiriz.Yada açin FurontPeyç'i kıza döktürmeye baslayin. Unutmayin mikrosoft furontpeyç'i sirf bu durumlar için yapti.Sonuçta bizim gibi Notepad'i açip sakir sakir html yazmaniza gerek yok.Kız bu siteyi görünce kafadan kopucak. Artık size aşık olmamasi için kızın Macromedia Flash profesörü olmasi lazim.Aksi takdirde kız bu sitenin çok zor kosullar altinda imal edildigini sanip sizin asiri bilgili bir Webmaster oldugunuzu düsünmemesi için hiçbir neden yok. Artık bu kız sizin.Yok diyosanizki"Ya başka birisi Flash'la bir site yapip kızı benden önce tavlarsa "korkmayin. Ekibimiz haril haril Flash ögreniyor.En kisa zamanda Flash'la bir site yapip siz degerli arkadaslarimizin hizmetine sunacagiz.Ama yinede belitmekte fayda var ülkemizde hayvani derecede Flash bilen kişi sayisi zannettiginizden daha az.
Neyse📷siteyide yaptiginiza göre artık kızın sizle çikmamasi için herhangi bir neden kalmadi. simdi asagidaki butona tiklayarak nasıl çikma teklifi edeceginizi de ögrenebilirsiniz.Yolunuz uzun ama bu uzun yolda biz profesyonel söförler olarak size sürekli rehberlik edecegiz.Hadi yine iyisiniz)

Devam edecek....
submitted by yennicheri to KGBTR [link] [comments]


2020.04.01 21:15 bariscsknr Adı Olmayan Bir Kitabın İlk Sayfaları

‘Hadi kalk !’ demişti. Günlerden Pazartesiydi. Soğuk, bu kış gelmemiş, kendini Mart ayında göstermişti. İnanmazsınız belki ama yağmur dahi yağmayan kış mevsiminden sonra, Mart ayında İstanbul’a kar yağmıştı. Bu durum belki sizi çok şaşırtmamış olabilir dostlarım ama beni gerçekten şaşırtmıştı. Mart ayında hala mont giyip, bere, atkı, eldiven üçlüsüyle takılıyordum ki bu durum çok hoşuma gidiyordu. İçime bir huzur veriyordu.
Dün bütün gece aşağılık bir arkadaşın, aşağılık bir evinde pineklemiştim. Hani eskiden sizin için canını vermeye hazırmış gibi davranan ama tek derdi sizi ütmek olan pislikler olur ya, bu da onlardan biriydi. İnsan, böylelerini hiç tanımasa da olurdu ancak bir kere tanımış oldum. Maalesef hepimiz bu tipleri tanımak zorundaydık. Bu, hayatın bize oynadığı bir oyundu. Yıllar sonra ziyaretine gittiğimde, sen de nereden çıktın diye bana bakışı, başta canımı baya sıkmıştı ancak şimdi düşününce, insanları rahatsız eden bu varlığım, bir an olsun beni keyiflendirmişti.
‘Hadi kalk’ demişti. İşe gitmesi gerekiyordu. İyi bir işte çalışıyordu, dolgun bir maaşı vardı ve hayat standartını da dolgun maaşına göre belirlemişti. Eskiden, yokluğun karizmatik olduğu zamanlarda, paspal hallerimiz ve salaş yaşamlarımız, bizler için bir gurur kaynağıyken, bugün bu aşağılık herif, yaşam standardını yükseltmeyi, yaşamının tam ortasına koymuştu. Dolgun bir maaşı vardı ve ona göre, bir arabası, gözlüğü, kirada oturduğu evi, gömleği, televizyonu, kitaplığı, dergileri, kemeri, parfümü, jölesi, kravatı, donu, çarşafı, yastık kılıfı, tabak takımı veya yemek takımı, mutfak takımı, banyo takımı, yatak takımı, ayakkabı takımı, perde takımı, tıraş takımı ve daha birçok ıvır zıvırı vardı dostlarım. Telefonu vardı ki bu telefon bir aylık maaşına bedel bir telefondu. Eskiler para biriktirip ev alma derdine düşerken, bizim andaval parasını biriktirip bu son model cep telefonunu almıştı ve onu her fırsatta göstermekten çok büyük bir haz duyuyordu. Sigarası Marlboro’ydı ki ben bu yavşağın kaçak sigara içtiği zamanları biliyordum ve şuna da eminim ki dostlarım, bu yavşak o zamanlar halinden baya gurur duyuyordu.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalkayım ancak neden kalkayım? Dün işe gideceğini söylerken, istersen kalabilirsin gibi bir teklifte bulunmuştu ve benim rahatsız edici varlığım bu teklifi hemen kabul etmişti. ‘Yarın işe gitmek zorundayım, ondan bu gece fazla takılamayacağım ama istersen burada kal, sabah da kahvaltını yapıp öyle gidersin’ demişti. İnsanlar kendileri evde yokken, misafirlerin evde kalmasını hiç sevmezler ama her zaman bu durumdan rahatsız değillermiş gibi davranırlar. Modern olmanın ahlaki kuralları bunu gerektiriyordu çünkü. Bu andavalın rahatsız oluşunu görüyor olsam, o yokken evde kalmayı, evinin tam orta yerine sıçmayı, her şeyi kırıp dökmeyi ve en çok da tam düzen mutfağının bütün duvarlarına işemeyi çok isterdim dostlarım fakat tahmin edebilirsiniz ki bu evde kalmak bana da çok büyük bir rahatsızlık veriyordu. Bundan dolayı onun, o yalancı teklifini reddettim. ‘Gece neden orada kaldın o zaman?’ diye soracak olursanız da evim çok uzakta ve gecenin o saatinde, o kadar yolu çekebilecek bir insan hiç olamadım kardeşlerim.
‘Hadi kalk’ demişti. Kalkayım ama neden kalkayım? Yapacak hiçbir işim yoktu. Belki çalıştığım kafeye gidebilirdim. Bu kafede haftanın bazı günleri çalışıyordum ancak bugün o günlerden biri değildi. Aslında bu kafede pek çalıştığım gün de yoktu. Kafama eserse uğrayıp bir iki zehir içiyordum ve o gün para kazanıldıysa kendime harçlık alıyordum. Ancak o kafenin para kazandığını genelde kimse görmemiştir. Evet, bu konuda ciddiyim. Kafeyi işleten gencin mahalledeki herkese borcu vardı. Tam bir üçkâğıtçıydı. Ama hakkını yemeyelim, beni hiçbir zaman keklemedi. En azından iş konusunda. Yoksa kafeye getirdiğim bir-iki kız arkadaşıma asıldığına şahit oldum. Ancak kızlar da ona asılmışlardı. Bu duruma objektif bakarsak dostlarım, her iki tarafın da uygun gördüğü bir davranış beni rahatsız etti diye onları suçlayamayız. Gel gelelim insanların değer yargıları değersizleştirmekten öteye gidemiyorsa, benim de öyle davranmam gerekirdi. Yanımda gelen kızı patronumun düdüklemesine, modern ahlaki kurallar doğrultusunda, her iki tarafı da değersiz görüp, patronumun kız arkadaşımı düdüklemesine ses çıkarmadım, çünkü insani erdem bunu gerektirirdi ve yaptığım da tam olarak buydu sevgili kardeşlerim.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalk dostum uyan. Çekil git başımdan! İnsanlar her gün aynı şeyi yaparlarsa, bunun adı düzen oluyordu. Ve bu bizim aşağılık, tam bir düzen manyağıydı. Sabah olup işe gitmeyi, öğlen takıldığı yerlerden birinde bir şeyler yemeyi ve bir kadeh şarap içmeyi kendinde marifet görüyordu. Akşamları spor, salıları sinema, perşembeleri tiyatro, cumaları dostlarla tek atmak, düzenli seks hayatı, düzenli aşk hayatı, düzenli iş hayatı ve de düzenli düzenli hayatı. Evet, bizim aşağılık için bunlar, hayatın tam karşılığıydı. Eğer her sabah uyanıp işe giderseniz ve her akşam o işten arda kalan zamanınızda hayatınızı yaşarsanız, bu sizin hayatınız oluyordu ve bu iyi bir şeydi. Tüm bu düzen zırvalarını, bir bütün olarak hayatınızın tam merkezine koyduysanız da bu sefer de toplumda bir birey oluyordunuz dostlarım. Diğer türlü başıboş, bir aylak oluyordunuz kardeşlerim ve ben tam olarak buydum. Başıboş bir aylak.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalkayım ama neden kalkayım? Bir ara işe uğrayabilirim. Şimdi oraya gitsem kimse sen de nerden çıktın demezdi. Çünkü dostlarım hiç kimse bedavaya çalışacak birini reddetmez. Bir çıkayım evden, bir çay falan içerim. Midem de çok kötü, hiçbir şey istemiyor canım. Ama bu aşağılık herife de daha fazla dayanamayacağım. Diğer aşağılığı mı arasam. O salaktan da hiç hazzetmiyorum. Gerçi eminim o da benden çok hoşlanıyor değildir. Senin parfüm kokuna sıçayım. Lanet olsun neden geldim ki buraya. Bu salakla ben ne paylaştım o zamanlar. Bana üç fatura borcu var ancak dün bira ısmarlarken sanki canını istiyormuşum gibi davrandı. Seni bit yeniği, donsuz gezindiğin zamanları bilirim, bir kravat taktın da adam mı oldun. Evet oldun. Ben ise olamadım. Olsun. Bizim de adam olduğumuz yerler var. Mesela çalıştığım kafe, patronum bana kanka der ki kendisi benden yaşça çok büyüktür. Sana patronun ne der. Onu getir, şunu götür der. Ben patronumla oturup zehir içerim. Sen ise patronunun karşısında oturup bir bardak su bile içemezsin. Lanet olsun tüm bunlar yalan biliyorum. Ama seni böyle düşünmek beni mutlu ediyor.
Ah seni gidi düzen soytarısı seni. Sinekkaydı tıraş olursun işte böyle her sabah. Bak bana her tarafım kıllı. O taraflarım bile kıllı. Sabah sabah tıraş olma enerjisini, insan nereden buluyor. Ayrıca uyumaya çalışıyorum ve sen dangalak, yaptığın gürültünün farkında bile değilsin. Bir sigara mı içsem. Midem çok kötü. Kalk hadi. Sesin beynimde çınlıyor. Kalk hadi. Kalkmak veya kalkmamak işte bütün mesele bu kardeşlerim. Boş versene sen kalk, ben uyuyacağım. Kalk hadi seni aşağılık, daha derse yetişmelisin ve mutfakta bekleyen onlarca bulaşık var. Ayrıca müşteriler çoktan gelmiş ve patronun bir haftadan beri senden bir rapor bekliyor ve bu hafta belki de sana nöbet yazacaklar ve dosyalar işte tam olarak masanın üstünde ve öğretmenin ödevi de öylece duruyor. Kalk ve annene yakışır bir evlat ol çocuğum, kalk ve baban seninle gurur duysun. Kalk hadi sevgilin bekler, kalk ekmek al, kalk çay demle, kalk çamaşırları yıka, kalk faturaları öde, kalk hadi kalk, aşağılık pislik seni, kalk. Kalktım işte aşağılık piç kuruları, lanet olasıcalar, bakın işte kalktım.
Kaktım ve o aşağılığı, düzenli evinde rahat rahat hazırlanabilmesi için rahat bırakarak evden çıktım. İstanbul’da gün daha yeni başlıyordu. Karlı sokaklar arasında ne yapacağımı düşünerek yürüdüm. Hasanpaşa’dan Rıhtıma doğru bir yol uzanıyordu ve romanlarda geçen romantik yollara hiç benzemiyordu. Araba gürültüleri arasından ve bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar arasından ve dükkânlarını yeni açan ve tek dertleri para kazanmak olan esnafların arasından ve trafik ışıklarının arasından ve kardan eser kalmayıp çamurlaşmış yolların arasından ve lanet olan bu düzenin arasından yürüyerek, düşünmeye çalıştım. Ne yapabilirim? Günlerden Pazartesiydi ve herkes tam takır hayatına devam ederken ben, tüm hayatım boyunca sorup ve cevap bulamadığım o soruyu yine kendime sormaktaydım. Ne yapabilirim? İnsan hayatının, bir şeyler yapabilmek için oldukça kısa olduğunu düşündüm. Her şeyi değiştirmek için, insan ömrünün çok kısa olduğunu düşündüm. Peki, bunca insan ne için bu kadar çabalıyordu, neyi düzeltmeye çalışıyorlardı, bunları düşündüm. Bütün amellerimiz neydi, düşündüm. Düşünmek de benim amelim olmalıydı. Bunu da düşündüm.
Çocuklarını okula yetiştirmeye çalışan, lüks arabalı, canti adamlar, çıtır karılar gördüm ve onların tohumu olan çocuklarını gördüm. Çok çok eskiden, paspallığımın hoş görüldüğü zamanlarda bir kız arkadaşım vardı ve bana çocuk yapmak istediğini söylemişti. Ben ise bu isteğine gülmüştüm. Şimdi düşününce o kızdan çok iyi bir ebeveyn olurdu. Ben olur muydum, bilmiyorum fakat düşündüm ki o kızdan bir çocuğum olsaydı güzel olurdu gibi hissettim. Ancak tahmin ediyorum, evliliğimiz çok uzun sürmezdi ki şu düzen denilen saçmalık, maalesef bana hiç gitmiyordu kardeşlerim. O, çocuğa çok iyi bakardı buna eminim. Ancak çocuk herhalde en sonunda it, kopuk bir şey olurdu ki bundan gurur duyardım sanırım. Tüm bu düşünceler arasında rıhtıma geldim. Saat 7’e yaklaşmıştı. Vapurla karşıya geçip, Eminönü’nden Galata’ya, oradan da Tünel’e doğru yol alırım diye düşündüm. En mantıklı olanı buydu. Vapur birazdan yanaşır diye düşündüm. Vapur yanaştı. İtişe kakışa vapura bindik, toplum olarak. Aşağılık olma durumu, toplumda içselleşmişti kardeşlerim. Bunu düşündüm. Bir afetten kaçan insanlar gibi birbirimizi ezerek, ittirerek, sona kalan dona kalır çocukluğuyla ki yaptığımız davranış, içinde çocukça bir neşe barındırmıyordu, tam tersine hayvanca bir içgüdüyle vapura bindik. Açıklığa oturdum ve bir sigara sardım. Marlboro içen aşağılığın tam tersine, ben hala kaçak sigara içmekteydim. Vapur hareket etti. Vapurla beraber martılar da ilk rızklarını almak için harekete geçtiler. Soğuk bir İstanbul günüydü ve rüzgâr kardeşlerim gerçekten suratımı kesiyordu. Toplum bütün sıradanlığıyla ve heyecandan uzak bir şekilde vapurun kapalı alanında yolculuğu sürdürmeyi tercih etmişti. Evet, bir tek salak bendim kardeşlerim. Martılar için bu durum çok üzücüydü ki bende onların işini görebilecek en ufak bir katık yoktu. Sigaramı yakmak bu rüzgârda baya zor olsa da bunu başardım. Deniz, efsanelerde anlatılanlar gibi gürlüyordu ve ben de o efsanelerdeki tanrılar gibi bir duruş sergileyip, içerde, sıcakta oturan topluma, rolümü tam takır oynuyordum. Bir martı olmak ister miydim onu düşündüm. Sonra martıların çok vahşi hayvanlar olduğunu düşündüm. En sonunda kararımı kargada kıldım. Bir karga olarak yola devam ettim. Sigaramı tüttürmeye çalışırken fark ettim ki rüzgar sigaramın yarısını benden önce içip bitirmişti. O soğuk, yüzü kesen aşağılık rüzgar tüm bedenime yaşadığımı hissettiriyordu. Tam her şey güzel derken birden etrafta dolaşan o aptal statüko, ete kemiğe bürünmüş şekilde karşımda durdu ve efsanevi repliği söyledi ‘burada sigara içmek yasak’. Canım sıkılmıştı. Ona sigaramın birazdan biteceğini, böyle bir havada sigara içmenin çok zor olduğunu ve sigara içmek için gösterdiğim çabayı taktir etmesini, ayrıca sigaramın yarısını da rüzgarın içtiğini ve tüm bunları söylerken sigaramdan bir fırt çekmek için ağzıma götürdüğümde, sigaramın yanan kısmını, alçak rüzgarın uçurduğunu fark ettim ve statüko mutlu ve ukala bir şekilde yanımdan ayrıldı.
Vapur karaya yaklaşmıştı. Martılar ise benden umudunu çoktan kesmişti. Dünü düşündüm. Yine böyle aylak aylak gezinirken ve ne yapmak istediğimi ararken, o aşağılık aklıma geldi. Elimi takozuma götürdüm ve onu aradım. Akşam müsait olabileceğini söyledi ancak dışarıda olamazmış, çünkü yarın işi varmış, çok uzun takılamayacağını da söyledi ama yine de sen bilirsin dedi, gelmek istiyorsan gel dedi. Evet kardeşlerim, bu aşağılık benimle buluşmak için çok can atar bir halde değildi, bunu ben de anladım. Ancak onu rahatsız etme fırsatını kaçıramazdım. En son, bir yıl önce gördüğüm bu aşağılık, üniversite zamanlarında ev arkadaşımdı. Çok yokluklar çektiğimiz zamanlarda, babalarımız, aslında sadece benim babam bize destek olmuştu ve bu aşağılık bu destekleme faaliyetinden sonuna kadar yararlanıyordu. Yanımda kaldı, kira ödemedi, fatura ödemedi, alışveriş yapmadı, bir tas yemek ısıtmadı ve börekler açmadı bana kardeşlerim. Buna rağmen her ay yatan kredisiyle de Taksimlerde takılmaktan geri de durmadı kardeşlerim. Evet, kahramanınız bir tavuk, kardeşlerim. Yolmak için birebir kardeşlerim. Dün evine gittiğimde beni gördüğüne sevinmiş gibi yaptı, hâlbuki rahatsız olduğu, biber gibi kızaran yanaklarından belli oluyordu.
Vapur karaya yanaşmıştı. İnsanlar aynı hayvansal içgüdülerle vapurdan indi, arkalarından ben indim. Çok acelesi olan bu toplum parçası, hep birlikte yavaş yavaş dağılarak kalabalığa karıştılar. Ben ise tek başıma yürüdüm ve kalabalık, ancak dışarıdan bakabildiğim, benden uzakta bir yerlerdeydi. Kabataş’tan Galata’ya çıkan yokuşa vurdum kendimi. ‘Aç mısın?’ diye sordu. ‘Dışarıda yemiştim, teşekkürler’ diye cevapladım soruyu. ‘Eee ne yapıyorsun, nasıl gidiyor hayat?’ Bir anlamsız soru daha diye düşünmüştüm o an. ‘Ne olsun, hiçbir şey yapmıyorum. Bildiğin gibi, hala aynı devam ediyorum’ dedim ve ekledim ‘Ama gördüğüme göre sen baya değişmişsin’. Son söylediğimden rahatsız olmuştu. Fakat kardeşlerim bu çok uzun sürmedi. Bu tipler kendilerini sorgulamaktan kaçarlar ve doğruya ulaştıklarında, o doğrunun doğruluğunu kendi iç dünyalarında çürütüp yerlerine yeni doğrular koyarlar ve buna derler ki hayat. Evet kardeşlerim, bu hayat. Bir ton zırva şeyler anlattı, işinden bahsetti, hayatından bahsetti, hayatın zorluklarından, paranın azlığından, her şeyin pahalılığından, -en samimiyetsiz şekilde- geçmişten, gelecekten, şimdiden bahsetti kardeşlerim. Hep kendinden bahsetti. Ben ise sadece dinledim. Çünkü bahsedeceğim hiçbir şey yoktu. Oturdum ve ilgimi çekiyormuş gibi yaparak ama bunda pek de başarılı olmayarak –anlattığı şeylerin ilgimi çekmediğini anlamasını istedim- oturdum, dinledim. Aşağılığın, dünyanın kendisi etrafında döndüğünü sandığını görerek dinledim. Hep anlattı, anlattıkça rahatsız oldu, rahatsız oldukça anlattı. Tüm sohbet boyunca haklı olmak istedi, bir yerden beni yakalamak istedi ama başaramadı kardeşlerim. Anlattığı zırvalar insanın dert etmemesi gereken şeylerdi. Nitekim her insan, aynı sorunları yaşıyordu ve bu sorunlar benim için özel, konuşulmaya değer şeyler değildi. Havanın soğukluğundan şikâyet etmek, soğuğun güzelliklerini görmezden gelmekti. Ayrıca soğuk anca birileri dışarıda donuyorsa konuşulmaya değerdi. Aşırı derece kombinin yandığı evden çıkıp, işe giderken üşümek, bu modern çağın aptalca dert zırvalarından biriydi. Durumlarımız iyiydi kardeşlerim. Hepimiz çok iyidik. Ama kötü olan bir şey vardı ki o şey her şeyi kötü yapıyordu. İşte bu çocuğu da o şey kötü yaptı diye düşündüm.
Yürüdüm. Bir hatun iniyordu sarmaşık merdivenden. Bu merdivenin adı ne acaba diye düşündüm. Çünkü bu merdivenin tarihi bir yanı olduğu apaçık ortadaydı. Bir ismi olmalıydı ama ben bilmiyordum. Bundan dolayı sarmaşık merdiven diyordum. Bu merdiveni ben yapsaydım adını sarmaşık koyardım diye düşündüm. Merdivene yaklaştım sağa doğru, hatun sola geçti. Lanet olsun sana da güzel kadın. Ne olur merdivenlerde karşılaşsaydık. Ah insanlar diye düşündüm. Bütün olasılıklar mümkünken, sadece olmaması için olasılıkları düzenliyoruz diye düşündüm. Halbuki olmak üzerine bir olasılık yapsak, ulaşmak istediğimiz bütün olasılıklar, mümkün olabilirdi.
Dün bahsini kapattım kafamda. Kediler gördüm artık. Miyavlayan, mırlayan kediler. Onu mu arasam diye düşündüm, korktum o an. Daha erken dedim, umut doğdu içime. Lanet olsun bana da, onu arayacağım belli oldu. Yürümeye devam ettim ve tekrar düşündüm korkarak. Korku büyüdü ve büyüdü.
submitted by bariscsknr to u/bariscsknr [link] [comments]


2019.11.03 15:45 masalokucomtr Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca Fıkrası
https://preview.redd.it/0y8fj25ghhw31.jpg?width=640&format=pjpg&auto=webp&s=f2c18a0c03825f6f5779aa53e5d2ca619c73c2ee

Parayı Veren Düdüğü Çalar Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca‘nın pazara gideceğini duyan çocuklar çevresine toplanırlar. – Hoca, bana düdük al! – Bana da, bana da! -Ben de düdük isterim! – Bir tane de bana! Ama çocuklardan sadece biri Nasrettin Hoca’ya düdük parası verir. Akşama doğru Hoca pazardan döner. Çocuklar sevinçle düdüklerini isterler. Nasrettin Hoca cebinden bir düdük çıkarır. Parayı veren çocuğa düdüğü uzatır. Tabii diğer çocuklar hep bir ağızdan bağırırlar. – Hani bizim düdüğümüz? Nasrettin Hoca gülerek, – Eee, çocuklar! Parayı veren düdüğü çalar, der.

Ya Tutarsa Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gün Nasrettin Hoca göl kenarında gider. Elinde de bir kase yoğurt vardır. Hoca, yoğurdu kaşık kaşık göle boşaltmaya başlar. Bu sırada onu gören biri şaşırarak, – Hoca ne yapıyorsun, diye sorar. Hoca gülerek, – Görmüyor musun göle yoğurt mayalıyorum, der. Adam, Hoca’nın delirdiğini düşünür. – Vah, vah, vah! Sen çıldırdın mı Hoca! Koskoca göl maya tutar mı, deyince Hoca gayet ciddi cevap verir. – Peki ama ya tutarsa

Ben Sözümden Dönmem Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gün Hoca’ya bir komşusu sorar. – Hoca’m, sen kaç yaşındasın? Hoca ak sakallarını sıvazlar. – Kırk yaşındayım. Komşusu hemen itiraz eder. – Nasıl olur Hoca’m? On yıl önce de aynı şeyi söylemiştiniz, deyince Hoca gülümser. – Bak komşum sözünden dönmek bize yakışmaz. Sen bu soruyu on yıl sonra yine sor. Göreceksin aynı cevabı vereceğim. Ben sözümden dönmem, der.

Vasiyet Etmiş Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gün Nasrettin Hoca, karısına, – Bak Hatun, size vasiyetimdir. Öldüğüm zaman beni baş aşağı gömün! Tam mı, der. Karısı şaşırır. – Bu ne biçim vasiyet Hoca? Niye baş aşağı gömülmek istiyorsun, diye sorar. Hoca kendisinden emin bir şekilde, – Niye olacak. Yarın kıyamet koptuğunda her şey alt üst olacak. İşte o zaman ben dosdoğru kalkarım, cevabını verir

Rüyada Gözlük Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca bir gece aniden uyanır. – Hatun, çabuk kalk. Gözlüğüm nerede, bulamıyorum? Kadın, uykulu uykulu, – Hoca, gece yarısı niçin gözlük arıyorsun, der. Hoca telaşlı telaşlı gözlüğünü takar. – Ne demek niçin? Tabii ki rüyada daha iyi görmek için!
Nasrettin Hoca Nasrettin hocanın fıkralarıNasreddin Hoca

Hepsinin Tadı Aynıdır Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, bağdan topladığı üzümleri eşeğine yükler. Evine giderken yolda çocuklar peşine takılır. – Hoca Efendi bize de üzüm verir misin, dedikleri zaman Hoca çocuklara bakar. Bu kalabalık çocukların her birine bir salkım verse, üzümler bitecek. Tutar, her birine bir tane üzüm verir. Çocuklar sızlanmaya başlar. – Ama Hoca efendi, çok az verdin. Nasrettin Hoca: – Canım niye ısrar ediyorsunuz. Ha bir tane ha on tane ne fark eder. Nasıl olsa hepsinin tadı aynı değil mi, diyerek gider.

Yağmurdan Kaçıyorum Nasrettin Hoca Fıkrası

Yağmurlu günde Hoca pencerenin kenarında otururken. Yağmurda ıslanmamak için kaçan bir komşusunu görür. Pencereyi açarak, – Çok yazık, sana hiç yakıştıramadım. İnsan hiç Allah’ın rahmetinden kaçar mı, diye seslenir. Onu duyan adam utanarak yavaş yavaş yürümeye başlar. Tepeden tırnağa kadar ıslanır. başka gün Hoca dışarıdayken yağmur yağmaya başlar. Hoca evine doğru koşarken komşusu pencereden seslenir. – Heyy Hoca’m ayıp değil mi? Allah’ın rahmetinden niçin kaçıyorsun? Hoca kendisinden emin koşarken şöyle der: Ne diyorsun komşum. Ben rahmetten kaçmıyorum. Tam tersi yere düşen rahmeti çiğnememek için koşuyorum.

Parayı Kim verecek Nasrettin Hoca Fıkrası

Arkadaşları Küçük Nasrettin’e bir oyun oynamak isterler. – Nasrettin, biz hamama gidip yumurtla yapacağız. Bizimle gelmek ister misin, deyince küçük Nasrettin arkadaşlarının yine bir şeyler planladıklarını anlar. – Tabii gelirim, der. Böylece bütün çocuklar hamama giderler. Çocuklar gizledikleri yumurtaların üzerine otururlar. İçlerinden biri: – Hey Nasrettin! Şimdi hep beraber yumurtlayacağız. Kim yumurta yapamazsa bütün hamam paralarını o verecek, der. Hep bir ağızdan gıdaklamaya başlarlar. “Gıt, gıt, gıdaak. Gıt, gıt, gıdaak.” Sonra da gizledikleri yumurtaları çıkarırlar. İşte tam bu sırada küçük Nasrettin horoz gibi öter. “Üürü üüü. Üürü üüü.” Çocuklar şaşırır. – Nasrettin sen ne yapıyorsun, derler. Kçük Nasrettin gülerek, – Eee, arkadaşlar! Bu kadar tavuğa bir de horoz gerekir. Öyle değil mi, der.
Nasrettin HocaKısa fıkralarEn komik fıkralar

Ayın Kaçı Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca bir iş için Konya’ya gider. Yolda adamın biri Hoca’yı durdurur. – Affedersin, Hoca efendi, bugün ayın kaçı, biliyor musun, diye sorunca. Hoca: – Nerden bileyim, ben buranın yabancısıyım, diye cevap verir.
Nasrettin Hoca Nasrettin hocanın fıkralarıNasreddin Hoca

Mektup Aceleye Gelmiş Nasrettin Hoca Fıkrası

Akşehir’in zenginlerinden birinin düğünü yapılır. Düğünde tatlılar, börekler, çok güzel yemeklerle sofra kurulur. Telaştan, Hoca’yı düğüne çağırmayı unuturlar. Nasrettin Hoca ” Ne yapsam şu düğüne gitsem.” diye düşünür. Birden aklına bir fikir gelir. Hemen boş bir kağıdı zarfın içine koyar. Koşarak düğün evine gelir. Elindeki zarfı zengin adamın hizmetçisine verir. – Beyefendiye bir mektup getirdim, diyerek içeri girer. Hemen sofraya oturur ve karnını bir güzel doyurur. Bu sırada mektubu ev sahibine verirler. Ev sahibi şaşırır. – İyi ama bu zarfın üzeri yazılı değil. Hiçbir şey anlamadım, deyince Hoca lokmasını yutarak. – Evet, doğru diyorsunuz. Aslında onun içi de yazılı değil. Kusuruma bakmayın, biraz aceleye geldi de, der.

Kendisi Sanmış Nasrettin Hoca Fıkrası

Hoca, bir gün karşılaştığı birisiyle sohbet etmeye başlar. Uzun uzun konuşurlar. Vedalaşırken Hoca: – Kusura bakma arkadaş. Ben seni tanıyamadım, adın neydi, diye sorar. Adam şaşırıp kalır. – Tanımadıysan benimle ne diye iki saattir konuşuyorsun, deyince Hoca güler. – Ne bileyim, sarığın ve cübben benimkine çok benziyordu. Ben de seni kendim sandım, der.

Hırsızın Ardından Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gece Nasrettin Hocanın Evine hırsız girer. Adam eline geçen her şeyi torbasına atarak evden çıkar. Hoca her şeyi görür. Hemen eline birkaç eşya alarak hırsızın peşinden gider. Sonunda hırsız kendi evine gelir. İçeri giren hırsız, Hocayı arkasında görünce şaşırır. – Sen kimsin, burada ne işin var? Hoca cevap verir. – Biraz önce bizim evdeki her şeyi topladın. Yoksa bu eve mi taşındık?

Yıldız Yaparlar Nasrettin Hoca Fıkrası

Hoca’ya sorarlar. – Hoca’m, yeni ay çıktığı zaman eskisini ne yaparlar? Hoca, cevabı yapıştırır. – Ne yapacaklar, kırpar kırpar yıldız yaparlar!

Pazarlık Nasrettin Hoca Fıkrası

Dere kenarında bekleyen iki kişi Nasrettin Hocayla karşılaşırlar. – Hoca efendi. ikimiz de yüzme bilmiyoruz. Bizi karşı tarafa geçirirsen sana iki altın veririz, derler. Hoca bu teklifi kabul eder. Birinci adamı kolayca karşıya geçirir. Ama ikincisini geçirirken su, adamı alıp götürür. Bunun üzerine arkadaşı Hoca’ya bağırmaya başlar. – Ne yaptın? Su arkadaşımı götürüyor? Çabuk, çabuk kurtar onu! Hoca, adamı boğulmadan yakalayıverir. Bir tarafdan da şöyle der: – Kardeşim, niye telaş ediyorsunuz. Siz de bir altın eksik verirdiniz. Böylece ödeşirdik!

Doksan Dokuza Da Razıyım Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca bir gece garip bir rüya görür. Rüyasında avucuna doksan dokuz altın para koyarlar. Ama Hoca bununla yetinmeyip, – Olmaz, doksan dokuzu veren yüzü de verir. Yüz altın isterim, diye sayıklar. İşte tam bu sırada Hoca uyanır. Gördüklerinin rüya olduğunu anlayınca hemen gözlerini kapatır. Avucunu uzatarak, – Peki, doksan dokuza da razıyım, der.

Turşuyu Sen Mi Satacaksın Nasrettin Hoca Fıkrası

Hoca turşu satmaya karar verir. Turşuyu eşeğini yükleyerek mahallede dolaşmaya başlar. – Çok güzel turşularım var. Turşucu, Turşucu! Hoca “Turşucu!” diye bağırırken eşeği de durmadan anırır. Eşek bir türlü Hoca’ya ağız açtırmaz. Eşeğini susturamayan Nasrettin Hoca daha fazla dayanamaz. – Yeter artık! Turşuyu sen mi satacaksın, yoksa ben mi, der.
Nasrettin Hoca En komik fıkralar Nasrettin hocanın fıkraları

Yıldızların Sayısı Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir Gün Nasrettin Hoca vaaz verirken dinleyenlerden biri: – Hocam sen çok bilgilisin. Bize söyler misin gökyüzünde kaç tane yıldız vardır? Hoca gülümseyerek sakallarını sıvazlar. – Şu gördüğünüz sakallarımdaki beyazlar kadar, der. Soruyu soran şaşırır. – Hocam bu nasıl olur, şaka mı yapıyorsunuz, deyince Hoca kendisinden emin şöyle der: – İnanmazsan gel de say!

Ben Zaten İnecektim Nasrettin Hoca Fıkrası

Küçük Nasrettin çok sevdiği eşeğine binerek gezmeye çıkar. Bu arada eşeğinin tökezlemesi yüzünden yere düşer. Mahallenin yaramaz çocukları gülmeye başlar. – Ha ha ha. Nasrettin’e bakın eşekten düştü. Ha ha ha. Nasrettin eşeğe binmesini bile bilmiyor! Küçük Nasrettin, hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar. Cevabı yapıştırır. – Arkadaşlar, ne diyorsunuz? Düşmeseydim inecektim.

Kaybolan Heybe Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca misafir olduğu bir köyde heybesini kaybeder. Sinirinden bağırıp çağırır. – Eğer heybemi bulamazsanız, ben ne yapacağımı bilirim! Köylüler hep birlikte Hoca’nın heybesini ararlar. Sonunda heybe bulunur. Koşarak Hoca’nın yanına giderler. – Hoca, çok merak ettik. Heyben bulunmasaydı ne yapacaktın, diye sorarlar . Nasrettin Hoca gülerek cevap verir. – Ne mi yapacaktım? Tabii ki yeni bir heybe alacaktım.

Öteki Kapıdan Çıkmıştır Nasrettin Hoca Fıkrası

Canı çok sıkılan Hoca, evine giderken komşularıyla karşılaşır. – Hoca’m, biz de seni ziyarete geliyorduk. Birer kahve içip biraz sohbet edelim diyorduk, deyince Hoca istemeyerek kabul eder. Birlikte Hoca’nın evinin önüne kadar gelirler. Hoca: – Siz burada biraz bekleyin, diyerek içeri girer. Karısına, – Hatun, sen şu adamlara bir şeyler söyle gitsinler. Bugün kimseyle konuşmak istemiyorum, der. Kadıncağız ne yapacağını şaşırıp kapıyı açar. – Şeyy, boşuna beklemeyin hoca evde yok, der. Adamlar: – Nasıl olur, daha şimdi biz beraberce eve geldik. Az önce içeri girdi, diyerek içeri girmek isterler. Bunun üzerine Hoca içeriden seslenir. – Yahu, siz ne tuhaf adamlarsınız! Belki evin iki kapısı vardır. Öteki kapıdan çıkmış olamaz mıyım, der.

Gömleğin Parası Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca bir gün Konya çarşısında dolaşırken, – Şu dükkandan bir çift ayakkabı alayım diyerek içeri girer. Güzel bir çift ayakkabı beğenir. Dükkan sahibi tam da ayakkabıyı sararken fikrini değiştirir. Hoca: – Aslında ayakkabılarım o kadar da eskimedi. İyi mi ben ayakkabı değil, bir gömlek alayım. Haydi, sen bana güzel bir gömlek ver, der. Dükkan sahibinden gömleği alan Hoca, – Ben artık gideyim der. Haydi hoşça kal, diyerek gidecekken dükkan sahibi, – Hoca’m dur, gömleğin parasını vermedin, diyerek onu durdurur. Hoca anlamamış gibi yapar. – İyi ama ayakkabı yerine gömleği aldım ya, deyince adam şaşkın şaşkın, – Peki ama ayakkabının parasını da vermemiştin ki, der. Hoca güler. – Ne garip adamsın. Yahu almadığım ayakkabının parasını niye vereyim?

Biraz Da Biz Ölelim Nasrettin Hoca Fıkrası

Soğuk bir kış günü Nasrettin Hoca misafirliğe gider. Ev sahibi sofraya büyük bir kase dolusu çorba koyar. Kendisi eline bir kepçe alır. Hoca’ya ise küçük bir kaşık verir. Çorbadan içmeye başlarlar. Ev sahibi sıcak çorbayı koca kepçeye doldurur. – Oh, Allah’ım öldüm!… Bu ne güzel çorba. Oh öldüm, öldüm, diyerek içerken bizim Hoca bir türlü karnını doyuramaz. Sonunda dayanamayarak elindeki kaşığı ev sahibine uzatır. – Kardeşim, şu kepçeyi ver, biraz da biz ölelim, der.
Nasrettin Hoca Nasrettin hocanın fıkralarıNasreddin Hoca

Ne Duruyorsun Yesene Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, gittiği bir şehirde parasız kalır. Şehirde yardım isteyebileceği bir tanıdığı da yoktur. Karnı öyle acıkır ki ne yapacağını şaşırır. Fırının önünden geçerken mis gibi ekmek kokusu gelir. Hoca daha fazla dayanamayıp içeri girer. Taze ekmekleri düzelten fırıncının omuzuna dokunur. – Merhaba fırıncı! Bu ekmeklerin hepsi senin mi, diye sorar. Fırıncı bu garip soruya şaşırır. – Tabii benim. Niye sordun? Hoca yutkunur. – Öyleyse ne duruyorsun yesene kardeşim!
Nasrettin Hoca Nasrettin hocanın fıkralarıNasreddin Hoca

Al Elimi Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca göl kenarında dolaşmaya çıkar. Bu sırada bağırma sesleri duyarak sesin geldiği yere koşar. Meğerse göle düşen bir adamı çıkarmaya çalışıyorlarmış. Herkes suyun içine girip, – Ver elini, ver elini, diye bağırır. Ama adam bir türlü kimseye elini vermez. Nasrettin Hoca hemen suya girer. – Al elim, al elim, diye bağırınca adam elini Hoca’ya verir. Nasrettin Hoca’ya bu işi nasıl başardığını sorarlar. Hoca gülerek, – Siz bu adamı tanımazsınız. O çok cimridir. Bu yüzden ” Ver elini.” deyince size elini bile vermedi. Ben “Al elimi.” dedim. O da her zamanki gibi aldı. Yaa işte böyle, der.
Nasrettin Hoca Nasrettin hocanın fıkralarıNasreddin Hoca

Ya Üstünde Olsaydı Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gün Nasrettin Hoca eşeğini kaybeder. Eşeğini aramaya koyulur. Arada bir de ellerini açarak, – Allah’ım şükürler olsun, diye dua eder.. Bunu gören komşusu: – Hoca’m bu ne iştir? Sen eşeğini kaybetmişsin, üzüleceğin yerde şükrediyorsun, der. Hoca şöyle cevap verir: – Öyle deme komşum. Tabii şükrediyorum, ya bir de eşeğin üzerinde olsaydım! Ben de kaybolup gidecektim.

Ya Kabak Kafama Düşseydi Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, bir gün tarlasında çok çalışıp yorulur. Gidip bir ceviz ağacının dibine oturur. Sırtını ağaca yaslayarak düşünmeye başlar. – Allah’ım şu ceviz ağacında ne çok ceviz var. Keşke benim kabaklarım da ağaç ağaçta yetişseydi. O zaman bu kadar yorulmazdım. Hoca böyle düşünürken ağaçtan bir ceviz “taakk” diye Hoca’nın başına düşer. O anda Hoca’nın aklı başına gelir. – Tövbeler olsun Allah’ım! Sen her şeyi çok güzel yaratmışsın. Eğer kafama ceviz değil de kabak düşseydi ne olurdu halim!

Bir Fil Daha İsteriz Nasrettin Hoca Fıkrası

Timur, bir gün fillerinden birini Nasrettin Hoca’nın köyüne gönderir. File iyi bakılmasını emreder. Fil, köylülerin tarla ve bahçelerine girer. Her şeyi yiyip bitirir. Köylüler ne yapacaklarını şaşırırlar. – Bu koca fil yüzünden her şeyimiz mahvoldu. Ne yapsak da ondan kurtulsak, diye düşünmeye başlarlar. Sonunda kalkıp Hoca’nın yanına giderler. – Hoca’m ne olur bize yardım et. Timur , seni sever. Sözüne değer verir. Bizimle beraber gelirsen ona rica ederiz. Fili köyümüzden götürmelerini isteriz, diyerek Hoca’yı ikna ederler. Hep birlikte yola çıkarlar. Ama tam Timur’un bulunduğu yere yaklaşınca, – Hoca, biz vazgeçtik. Sen bu işi tek başına yap, derler. Hoca’yı tek başına bırakıp köylerine geri dönerler. Nasrettin Hoca köylülere çok kızar. Timur’un yanına gider. Timur onu görünce çok şaşırır. – Hoş geldin Nasrettin Hoca. Ne oldu, yoksa filime bir şey mi oldu, diye sorar. Nasrettin Hoca cevap verir. – Hükümdarım. Gönderdiğiniz fil çok iyi. köylüler de onu çok seviyor. Ama zavallıcık çok yanlız. Bize bir fil daha gönderir misiniz?
Nasrettin HocaKısa fıkralar En komik fıkralar

Ayaklarını Kaybeden Çocuklar Nasrettin Hoca Fıkrası

Mahallenin çocukları Nasrettin Hoca’nın geldiğini görürler. Ona güzel bir şaka yapmak isterler. Yere oturup ayaklarını üst üste koyarlar. İçlerinden biri: – Hey Nasrettin Hoca! Ne olur bize yardım et. Ayaklarımızı karıştırdık. Kimse kendi ayağını bulamıyor, der. Nasrettin Hoca da, – Öyle mi? Biraz bekleyin, ben şimdi ayaklarınızı bulurum diyerek yerden kalın bir sopa alır. Çocukların ayaklarına hafifçe vurmaya başlar. Çocuklar hemen ayaklarını çekerler. Nasrettin Hoca da gülerek, – Çocuklar, her kes ayağını kolayca buldu, değil mi, der.

Kendisi Haber Vermiş Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca bir gün kırlarda dolaşıyormuş. Birden başı dönmüş ve bayılmış. Kendisine geldiğinde, – Galiba ben öldüm. En iyisi gidip haber vereyim de gelip beni gömsünler, diye düşünerek evine gitmiş. Karısına olanları anlatmış. Karısı ağlayarak komşulara haber vermiş. Komşuları üzülerek, – Allah Allah! Nerede öldü, kim haber verdi, diye sormuşlar. Hocanın karısı: – Zavallının kimi var ki! Kendisi haber verdi. Sonra da öldüğü yere gitti, diye cevap vermiş.

Sana Ne Nasrettin Hoca Fıkrası

Adamın biri yolda Nasrettin Hoca’yı durdurur. – Hey Hoca’m! Demin büyük bir tepsi baklava götürüyorlardı. Nasrettin Hoca ilgilenmez. -Bana ne, der. Adam devam eder. – İyi ama Hoca’m, tepsiyi sizin eve götürüyorlardı. Bunu duyan hoca adamı tersler. – O halde sana ne?

Kuyuyu Ters Çevirmişler Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca ile bir arkadaşı Konya’yı gezerler. Bu sırada yüksek minareli bir cami görürler. Arkadaşı merakla, -Hoca’m sen bilirsin her halde. Şu minareleri acaba nasıl yaparlar, diye sorar. Nasrettin hoca kendisinden emin, – Bunda bilmeyecek ne var! Tabii ki kuyuyu ters çevirince minare olur, cevabını verir.

Kazan Öldü Nasrettin Hoca Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, Bir gün komşusundan bir kazan ödünç alır. Ertesi gün kazanı geri götürür. – Sağ ol komşu. Senin kazan çok işime yaradı. Haa unutmadan şu küçük tencereyi de al. Şeyy senin kazan doğurdu da! Adamcağız, Hoca’nın söylediklerine şaşırır. Ama hiç yoktan bir tencere kazandığına çok sevinir. Memnuniyetle tencereyi alır. Birkaç gün sonra Nasrettin hoca, Komşusundan yine kazanı ister. Komşusu sevinçle kazanı ona verir. Aradan günler geçer. Ama Nasrettin Hoca bir türlü kazanı getirmez. Merak eden komşusu Hoca’nın evine gider. – Hoca’m, neredeyse bir ay oluyor, bizim kazanı getirmedin, deyince Hoca üzgün – Ah komşum. Sorma, başın sağ olsun. Senin kazan öldü, der. Bunu duyan komşusu, – Ne diyorsun Hoca. Hiç kazan ölür mü, deyince Nasrettin Hoca şöyle cevap verir: – Neden şaşırdın komşum. Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?

İçinde Ben De Vardım Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, bir sabah evinden çıkarken komşusuna rastlar. Komşusu: Hoca’m dün akşam evinin önünde geçiyordum. Paldır küldür sesler geliyordu sizin evden. Ne o, yoksa bir şey mi oldu, diye sorar. Nasrettin Hoca: – Hiç bir şey olmadı canım. Sadece şu benim cübbem merdivenlerden düştü. Onun sesini duymuşsun herhalde der, Komşusu inanmaz. – Olur mu Hoca Efendi. Merdivenlerden yuvarlanan cübbe hiç öyle ses çıkarır mı? bunun üzerine Nasrettin Hoca, – İyi ama komşucuğum, cübbenin içinde ben de vardım, diye karşılık verir.

İçinde Bulunmayın Da Nasrettin Hoca Fıkrası

Mahalleli, cenaze meselesi yüzünden tartışmaya başlamış. Kimisi, cenaze götürülürken tabutun önünde durmalı diyormuş. Kimisi, sağında, kimisi solunda, kimisi de arkasında bulunmalıyız diyormuş. Sonunda: – Nasrettin Hoca’ya soralım, demişler. – Hoca’m, ne dersiniz, cenazede nerede bulunmak gerekir, diye sormuşlar. Nasrettin Hoca kimseyi kırmak istemediği için. – Vallahi, tabutun içinde bulunmayın da istediğiniz yerde bulunun, demiş.

Ne Arıyormuş Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir gece Nasrettin Hoca’nın canı çok sıkılır. O da biraz dolaşmak için dışarı çıkar. Ama o zamanlar geceleri dolaşmak yasakmış. Bekçi Nasrettin Hoca’yı görünce hemen yanına gider. – Hey, Hoca efendi. Geceleri dolaşmanın yasak olduğunu bilmiyor musun? Söyle bakalım burada ne arıyorsun, diye sorar. Nasrettin Hoca hemen bir cevap bulur. – Şeyy. Uykum kaçtı da onu arıyorum!

İnanmazsan Ölç Nasrettin Hoca Fıkrası

Bir Gün Komşusu Nasrettin Hoca’ya, – Hoca’m, sen çok bilgilisin. Söyle bakalım dünyanın ortası neresidir, diye sorar. Nasrettin Hoca gülümser, -Tam şu ayağımı bastığım yerdir, der Komşusu ona inanmayınca Nasrettin hoca şöyle der: – Eee, komşucuğum. İnanmazsan ölç!

Eşek Olmak Gerekirmiş Nasrettin Hoca Fıkrası

Timur, çok sinirli ve sert bir hükümdarmış. Köylüler ona bir eşek hediye etmek istemişler. Nasrettin Hoca’ya gitmişler. – Hoca’m, içimizdeki en akıllı ve en cesur kişi sensin. Şu eşeği bizim adımıza Timur’a götürür müsün, demişler. Hoca, köylülerin isteğini kabul etmiş. Eşeği alarak Timur’a götürmüş. Timur, keniisine bir eşek hediye edilmesine çok kızmış. – Ben büyük bir hükümdarım. Ne cesaretle bana böyle bir eşek hediye edersiniz, demiş. Hoca Timur’un çok kızdığını görünce, – Ama hükümdarım bu eşek çok zekidir. Kısa zamanda okumayı bile öğrenebilir, demiş. Timur şaşırmış. – Demek öyle. O halde on beş günde ona okumayı öğret, demiş Nasrettin hoca eşeği alarak köyüne dönmüş. Ne yapıp edip Timur’u ikna etmeliymiş. Sonunda aklına iyi bir fikir gelmiş. Önce bol miktarda arpa almış. Bir kitabın sayfalarının arasına yerleştirmiş. Hca eliyle sayfalarının arasına yerleştirmiş. Hoca, eliyle sayfaları çevirince, eşek bu işe iyice alışmış. Artık sayfaları diliyle de çevirebiliyormuş. Nasrettin Hoca kitabın arasına arpa koymamaya başlamış. eşek de sayfaları çevirip aiai diye bağırmış. On beş gün sonra Nasrettin Hoca, Timur’un yanına gitmiş. Elindeki kitabı eşeğin önüne koymuş. Eşek, bir yandan kitabın sayfalarını çeviriyor diğer yandan da bağırıyormuş. Timur, bunu görünce çok şaşırmış. – Çok güzel sayfaları çevirip bağırıyor. Ama ne dediğini nereden anlayacağız, diye sormuş. Hoca gülerek cevap vermiş. – Aman efendim. O bir eşek. Ne dediğini anlamak için eşek olmak gerekir!

Eşeğe Yardım Ediyorum Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca, bir gün eşeğine binip çarşıya gitmiş. Torbasını tıka basa doldurup omuzuna atmış. Tekrar eşeğine binip yola çıkmış. Yolda karşılaştığı komşusu, – Ya, hoca bu ne hal? Ne diye torbayı eşeğinde yüklemiyorsun, demiş. Hoca cevap vermiş. -Zavallı eşeğe yardım ediyorum. Zaten beni bile zor taşıyor!

Kapıdan Ayrılma Nasrettin Hoca Fıkrası

Küçük Nasrettin’in annesi çamaşır yıkayacakmış. – Oğlum, ben göl kenarında çamaşır yıkayacağım. Sen de burada beni bekle. Sakın kapıdan ayrılma, yoksa eve hırsız girer, der. Annesi gittikten sonra küçük Nasrettin beklemeye başlar. Biraz sonra teyzesi gelir. – Nasrettin, yavrum bu akşam size geleceğiz. Hemen annene haber ver. Unutma tamam mı, diyerek gider. Küçük Nasrettin düşünür taşınır. Sonunda aklına bir fikir gelir. Evin kapısını sırtına alıp, Annesinin yanına koşar. Annesi onu görünce çok şaşırıp, – Oğlum, bu ne hal, diye sorar. Küçük Nasrettin: -Anneciğim, sen bana sakın kapıdan ayrılma demedin mi, der.
Karanlıkta Nasıl Göreyim Nasrettin Hoca Fıkrası
Nasrettin Hoca ile karısı gece yarısı uyanırlar. İçerisi çok karanlıktır. Karısı: – Hoca, şu mumu yakıver, der Nasrettin Hoca: -Mum nerede hatun, diye sorar. Karısı: -Bak hemen sağ tarafında, der. Nasrettin hoca uykulu uykulu: -Aman hatun! Bu karanlıkta sağımı sorumu nasıl göreyim, diye karşılık verir.

Kaynak: https://masaloku.com.tnasrettin-hoca-fikralari
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.09.03 12:25 DrFordsleftball Solitaria & Ehvenişers Teorisi: Rin Kim?


Solitaria evreniyle kesişeceği artık kesinleşmiş oldu. Son yayında (10.bölümde) yayının sonlarına doğru bir 20-30 dakikalık muhabbet dönüyor oyun bittikten sonra, Youtube'da bu kısımlar yok. Tolgaisildar'ın yayın tekrarından izledim bu eksikliği fark edince. Ve yayının sonlarına doğru Günhan Alp'e "Ged ile konuştuğum timeline O timeline mı?" diye soruyor Alp de evet diye cevaplıyor. Sonra Alp Solitaria müziği açıyor yayında. Yani 10. bölümde Redoran'ın konuştuğu Ged Solitaria timeline ında gezinen Ged. Daha önce de 7. bölümde konuşmuşlardı Redoran ve Ged. Gelin sırayla 7.bölümdeki, sonra 10. bölümdeki konuşmalarını inceleyelim. Ondan sonra Solitaria'ya dönüp Rin'in rüyasını inceleyelim.

7.bölümdeki Redoran ve Ged konuşması
Redoran Ged'e ulaşmak için evrene ruhunu açıyor. Farklı bir sürü evren olduğunu, bir sürü yer olduğunu görüyor. Adım adım her yerde Ged'i soruyor. Her ruha, her enerji parçacığına. Küçük enerji parçacıklarını takip ediyor. Onun iz bıraktığını, bir yerde olacağını biliyor. Katmanları geçiyor, ve katmanların en uzağında Ged var. Ged'e sesleniyor. (konuşmanın hepsini aktarmayacağım, sadece önemli olduğu kısımları aktaracağım. Tüm konuşmayı dinlemek isterseniz ehvenişers 7.bölüm 3:26:25)
"Ged, neredesin ne yapmak istiyorsun?"
"Buradayım ve, her şey çok önemsiz Redoran, her şey o kadar önemsiz ki, hiçbir şey, zerre kadar…"
...
Her yerde farklı bir yüz, farklı bir Ged,Redoran ile konuşuyor.
"Kendinden kaç tane yarattın Ged? Kaç yaşam yaşadın, kaç boyuta gittin acaba? Ama seni durduracağım Ged, seni durduracağım çünkü seni durdurmam için beni geri getirdin."
"Defalarca denedin, sonsuz kere denediğini bilsen ve sonsuz kere başaramadığını, sonsuz kere bana aynı şeyleri söylediğini, burada uzun süre düşündüğünü, tekrardan geldiğini ve beni yeneceğini söylediğini, ama yaşama ve ölüme düşman olan ben, sayısız kez yaşamış olan ben, beni nasıl durduracaksın? Yine aynı sözleri mi söyleyeceksin?"

10.bölüm Redoran ve Ged konuşması ( Yine aynı şekilde hepsini aktarmayacağım. Ehvenişers 10.bölüm 1:58:19)
"Sen misin?"
"Evet benim, Redoran."
"Neredesin?"
"Bir gezgin gibi oradan buraya geziyorum. Buradan da kurtulduğumda inançlarım sona erecek. Sanırım bu son adımım."
"Uzaktasın öyle mi?"
"Senin düşüncelerinin almayacağı kadar uzaktayım."
...
Redoran en son:
"...sonra da senin peşinden geleceğim, sonra da sen her neredeysen orayı yok edeceğim."

Rin'in gördüğü kabus (Solitaria 10. bölüm 1:06:29)
Rin…Rin Rin Rin Rin…. Neden yalan söylüyorsun kendine Rin?
"Onlara gerçeği söyleyemem, onlar iyi adamlar"
Hepsini orada bıraktın, hepsini kaderine bıraktın Rin.
"Hayır ben bırakmadım, onlar beni bıraktı"
Dostlarını terk ettin, hepsi çok acılar çekiyorlar.
"Geri dönmenin yolunu arıyorum."
Kendi bencil şeylerin için bütün arkadaşlarını terk ettin, sen misin dünyayı kurtaracak olan?
"Nasıl döneceğim? Onları bırakmadım."
Sen döndüğünde hepsi iskelet olacak.
"Daha zamanım var, hayır, hayır..."
Bir sürü işlemeli iskelet görüyor, bir sofra hazırlamışlar, sofralarına davet ediyorlar. (bir iskelet taç takıyor bir iskeletin omzunda kuzgun var, diğerinde 3 kafa var)
İskeletler:
Aramıza katıl Rin, gerçek güç bizle birlikte Rin, sonsuzluk.
"Onlara yetişeceğim değil mi?"
Sen çok büyük bir günah işledin Rin. Bizim aramıza girmek için ilk adımı attın Rin.
Kuzgunun tüyleri eriyor ve bir iskelete dönüşüyor. 3 kafalı olan kuzgunu yiyor.
Rin sen bir hiçsin!
-Rin uyanırken Theodred diyor Solitaria 10. bölüm 1:10:07 Ama çok zor duyuluyor-
Aynı bölümde kahramanlarımız bir falcıyla karşılaşıyor. Falcının Rin ile ilgili söylediği şeyler:
Rin-> arkadaşlarından sakladığı bir şey var.
Son kehanet-> Aralarından biri söylediği kişi değil. Biri de onlara ihanet edecek.
Yine aynı bölümde Rin'in anlattığı bir hikaye var, bu anlattığı hikayelerin önemli olduğu söylendi (Alp mi Günhan mı söylemişti tam hatırlamıyorum)
Hikaye:
eski bir kral, bir uzay boşluğu, yanan bir parşömen
yanan bir odun
yanan bir kadın
yanan bir köy
uzak bir diyar, uzayın sonsuz boşluğu
başarısız bir asker
siyah bir yaşam, ruhların sonsuzluğu (Ruh yadigarı?)
derin bir rüzgar
esen, akan, uzuunca bir zaman...
İtalik ve kalın yazılan yerler konuşmak istediğim kısımlar. 7. bölümde farklı evrenler olduğunu, ve Ged'in bu farklı evrenlerde sayısız kez yaşadığını görüyoruz. Her yerde farklı bir yüz, farklı bir Ged,Redoran ile konuşuyor.
"Kendinden kaç tane yarattın Ged?"
Buradan da anlıyoruz ki Ged farklı yüzler yaratmış kendine, farklı insanlar olarak farklı evrenlerde yaşamış. Yani Rin adında bir karakter yaratıp yeni bir yüzle geziniyor olabilir, değil mi?
  1. bölümde konuştuğu Ged'in Solitaria evrenindeki Ged olduğunu biliyoruz. Ged Redoran'a uzakta olduğunu, olduğu yerden kurtulacağını, (ilginç bir kelime seçimi) ve olduğu yerin son adımı olduğunu söylüyor. Redoran da en son Ged'in peşinden gideceğini, gittiği yeri de yok edeceğini söylüyor. Burası önemli, buraya döneceğim.
Solitaria evrenine gelirsek, Rin'in zaten arkadaşlarına dediği gibi birisi olmadı belli. Bunu rüyalarından ve falcının kehanetlerinden anlayabiliriz. Rin bence kesinlikle Ehvenişers'ten bir karakter. Ama kim?
Rin'in rüyasından da anlaşılacağı üzere Rin geldiği evrende arkadaşlarını terk etmiş. Ve bunun için suçluluk duyuyor. Onlara geri dönmeye çalışıyor. Geri dönmenin yolunu aradığını söylüyor. Rin her nereden geldiyse ya da nasıl geldiyse, daha geri dönmeyi becerememiş ve bunun için çabalıyor. Sonsuz evrende sonsuz hayat yaşamış olan Ged neden Solitaria evreninde takılsın, geri dönemesin? Bunu geçelim, kurtarmaya çalıştığı, dönmek istediği dostları kim? Ged'in bizim kahramanlarımızı ya da herhangi birini dostu olarak göreceğini sanmıyorum bu noktadan sonra. Peki Rin Ged değilse, Rin kim? Ged Solitaria'da ne yapıyor?
Ged, Solitaria'da herhangi bir yerde herhangi bir zamanda herhangi bir kişi olabilir. Rin ise bence Redoran. Redoran işleri bitince Ged'i bulmaya, Ged'in olduğu evrene gideceğini söylemişti. Bence ileride Redoran bir şekilde arkadaşlarını kritik bir noktada terk edip Ged'i bulmaya Solitaria evrenine geliyor. Ama sonra pişman oluyor, geldiği şekilde geri dönemediğini anlıyor ve vicdan azabı çekiyor arkadaşlarını bırakıp bencilce davrandığı için.
Kendi bencil şeylerin için bütün arkadaşlarını terk ettin, sen misin dünyayı kurtaracak olan?
Rin'in anlattığı hikaye hakkında da hiçbir fikrim yok. Yine bu konuya bağlandığına eminim ama aklıma bir şey gelemedi. Sizin de düşünceleriniz, teorileriniz varsa yazabilirsiniz. Biraz uzun oldu ama buraya kadar okuyanlara teşekkürler!
Kaçırdığım, yanlış hatırladığım ya da eklemek istediğiniz kısımlar varsa lütfen söyleyin.
TL;DR: Rin, Ged'i bulmak için Solitaria evrenine giden ve böylelikle arkadaşlarını Ehvenişers evreninde terk eden, vicdan azabı çeken Redoran.
submitted by DrFordsleftball to ehvenisers [link] [comments]


2018.10.31 19:12 throwmefaway Arı Filmi Senaryosu

. Bilinen tüm havacılık kurallarına göre. bir arının uçabilmesi mümkün değildir . Kanatları şişko ufak vücudunu yerden kaldırmak için çok küçüktür . Arılar her şeye rağmen uçar. çünkü arılar insanların imkansız dedikleri şeyleri takmaz . Sarı siyah. Sarı siyah. Sarı siyah . Aaa siyah ve sarı! Haydi bugün biraz farklı takılalım . BAL. Barry! Kahvaltı hazır! Geliyorum! Bir saniye bekle . Alo? Barry? Adam? Bu olaya inanabiliyor musun? İnanamıyorum. Geçerken alırım seni . Çakı gibiyim . Merdivenleri kullan. Baban onlara dünyanın parasını verdi . Çok heyecanlıyım . Mezunumuz da geldi. Seninle gurur duyuyoruz oğlum . Notların da harika . Çok gurur duyuyoruz . Anne! Şekil yaptım o kadar ya . Üstün tüylenmiş. Ah! Beni yoluyorsun! El salla! 'ninci sırada olacağız. Hoşça kalın! Barry sana ne dedim? Evde uçmak yok! Merhaba Adam. Selam Barry . Tüy jölesi mi bu? Biraz. Bugün özel bir gün . Başaramam sanıyordum . Üç gün ilkokul üç gün lise . Lise günleri korkunçtu . Üç gün üniversite. İyi ki bir gün ara verip otostopla kovanı dolaşmışım . Döndüğünde farklı biriydin . Merhaba Barry. Artie bıyık mı bıraktın? Yakışmış . Frankie'yi duydun mu? Duydum . Cenazesine gidecek misin? Hayır gitmeyeceğim . Birini sokarsan ölürsün . Bu hakkını da bir sincapta kullanmazsın. Asabi herif . Yoldan çekilmeyi akıl edebilirdi . Yollarımızdaki bu lunapark uygulamasını çok seviyorum . Tatile ihtiyaç duymamamızın nedeni de bu . Vay be çok heyecanlı. Yani bu koşullar altında . Adam bugün erkek oluyoruz. Aynen! Arı beyler. Süper! Yaşasın! Öğrenciler fakülte ve değerli arı mensupları. karşınızda dekanımız Sayın Vızvızoğlu . Hoş geldiniz güzide Kovan Şehri'mizin sevgili. MEZUNLARI. mezunları . Mezuniyet törenimiz sona ermiştir . BALYAP şirketindeki kariyeriniz başlamış bulunmaktadır! İşimizi bugün mü seçeceğiz? Sadece eğitim dönemi diye duydum . Dikkat! İşte başlıyor . Lütfen ellerinizi ve antenlerinizi her zaman vagonun içinde tutunuz . TEBRİKLER İYİ ŞANSLAR. Acaba nasıl olacak? Biraz ürkütücü . Balyap'a hoş geldiniz Balsan Şirketi'nin. ve Baltıgen Şirketler Grubu'nun bir parçası . İşte bu! Vay canına . Vay canına . Siz arılar ömrünüz boyunca çok çalışacağınız. bu noktaya gelebilmek için bir ömür boyu çabaladınız . Bal gözüpek Polen Gücü ekibinin kovanımıza getirdiği nektarla başlar . Çok gizli formülümüz. renklendirilip koku ayarı ve baloncuk ayrıştırma işlemi yapılarak. altın gibi parıldayan. tatlı şuruba dönüşmesiyle oluşur ki biz buna. Bal deriz! Çok seksi. O benim kuzenim! Öyle mi? Hepimiz kuzeniz . Haklısın. Balyap arı halkının varlığının. her açıdan korunması için durmaksızın çabalar . Bu arılar yeni kasklarımızın dayanıklılık testini yapıyorlar . Ne kadar kazanıyor acaba? Ne kadar alsa az . Ve işte en son icadımız Krelman . Ne işe yarıyor bu? Balı döktükten sonra. kenarda kalanları toplar. Milyonlar kazandırıyor bize . Krelman'da çalışmak mümkün mü? Tabii ki. Birçok arı işi küçük işlerdir. Ancak arılar bilir ki. her iş küçük de olsa eğer iyi yapılıyorsa çok önemlidir . Fakat mesleğinizi dikkatli seçin. çünkü seçmiş olduğunuz meslekte ömrünüzün sonuna kadar kalacaksınız . Ömrümün sonuna kadar aynı işi mi yapacağım? Bunu bilmiyordum . Ne fark eder ki? Şunu bilmek sizi çok mutlu edecektir arı halkı tam milyon yıl boyunca. bir gün bile izin yapmamıştır . Ölümüne mi çalıştıracaksınız bizi? Deneyeceğiz . Balyap. Vay be! Aklımı başımdan aldı! "Ne fark eder ki?" Nasıl böyle bir şey dersin? Sonsuza dek bir tek iş. Bu yapılabilecek en çılgınca seçim . Ben rahatladım. Hayatımızda tek seçim yapacağız . Nasıl olur da bunu bize söylemezler? Barry neden her şeyi sorguluyorsun? Biz arıyız . Yeryüzünün en mükemmel işleyen topluluğuyuz . Burada her şeyin biraz fazla iyi işlediği hiç mi aklına gelmiyor? Bana bir örnek ver . Ne bileyim ben ama neden bahsettiğimi biliyorsun . Kapıyı boşaltın. "Kraliyet Balözü Kuvvetleri" inişe geçiyor . Dur bir dakika . Hey bunlar Polen Gücü! Vay canına . Hiç bu kadar yakından görmemiştim . Kovanın dışını biliyorlar . Ama bazıları geri dönmüyor . Selam! Merhaba Polenciler! Nektar. Harikaydınız beyler! Sizler canavarsınız! Göklerin kralısınız! Bayılıyorum size! Acaba neredeydiler. Bilmem . Onların günleri planlı değil . Kovanın dışında nerelere gidip neler yapıyorlar kim bilir? Pat diye Polen Gücü'ne katılamazsın. Ona göre yetiştirilmelisin . Haklısın . İkimizin ömür boyu göremeyeceği kadar polen var burada . Alt tarafı bir itibar göstergesi. Arılar bunu biraz fazla önemsiyor . Belki. Üzerinde varsa ve kızlar bunu görüyorsa işler değişir . Şu kızlar mı? Onlar da kuzenimiz değil mi peki? Uzaktan. Uzaktan . Şu ikisine bakın . İki tane kovan miskini. Şunlarla biraz dalga geçelim . Polen Gücü'nde olmak tehlikeli olmalı . Evet. Bir keresinde bir ayı beni bir mantara sıkıştırdı . Bir pençesi boğazımdaydı. Diğeriyle sağlı sollu tokatlatıp duruyordu beni! Vay canına! Yenebileceğimi tahmin etmezdim . Bunlar olurken sen ne yapıyordun? Yetkililere haber veriyordum . İmzalayabilirim . Bugün dışarısı sarstı değil mi beyler? Evet . Yarın buradan km. Uzaklıktaki ayçiçeği tarlalarına gidiyoruz . kilometre mi? Barry! Bizim için kısa mesafe ama belki sana uygun değildir . Belki de uygundur. Hayır değildir! J Kapısından sıfır dokuz sıfır sıfır'da kalkıyoruz . Ne dersin vızvız çocuk? Yeterince güçlü müsün? Olabilirim. Sıfır dokuz sıfır sıfır'ın ne demek olduğuna bağlı . Hey Balyap! Beni korkuttun baba . Hangi işi istediğine karar verebildin mi? Bir sürü seçenek var. Ama sadece birini seçebilirsin . Her gün aynı işi yapmaktan sıkıldığın oldu mu hiç? Karıştırmanın ne olduğunu anlatayım . Sopayı tutarsın şöyle bir gezdirirsin güzelce karıştırırsın . Bir ritim tutturursun kendine. Çok güzel bir şeydir . Düşünüyorum da. belki de bu bal alemi bana göre değildir . Ne düşünüyordun baloncu olmayı mı? İğnesi olan biri için kötü bir meslek . Janet oğlun bal işine girmek istediğinden emin değilmiş! Barry bazen çok komik oluyorsun. Olmaya çalışmıyorum . Bal işine giriyorsun. Oğlumuz Karıştırıcı olacak! Karıştırıcı mı olacaksın? Kimse beni dinlemiyor! Senin için özel sopalarım var . Şu anda ne istersem söyleyebilirim. Dövme yaptıracağım! Haydi taze bir bal açıp bunu kutlayalım! Belki burnuma da küpe taktırırım. Antenlerimi kazıtırım . Bir çekirgeyle çıkarım. Altın diş taktırıp önüme gelene "kanka" derim! Gurur duyuyorum . Bugün işe başlıyoruz! Büyük gün . Haydi! Bütün iyi işleri kaptıracağız . Evet. Tabii . Polen Sayma Dublör Arı Boşaltma Karıştırıcı Danışma Masası Saç. Hala boş mu? İki kişi kaldı! ÇERÇÖP TOPLAMA. Ve bir tanesi de sen oldun! Hangisini aldın? Çerçöp toplama . Vay canına! Çaylak mısınız? Evet efendim! İlk günümüz! Hazırız! Seçiminizi yapın . İstersen sen başla. Hayır sen . Tanrım. Neler müsait acaba? Tuvalet görevlisi her zaman açık ama düşündüğün nedenden değil . Krelman olabilir mi? Elbette. Krelman senin . KRELMAN DOLU. Üzgünüm az önce dolmuş . Balmumu tamiri açık . Krelman tekrar açıldı . Ne oldu? Bir arı öldüğünde onun yeri açılır. Gördün mü? Ölmüş. Ölü. Bir ölü daha . Bu da ölü. Ölümcül ölü. İki ölü daha . Baş üstü ölü. Baş altı ölü. Hayat böyle! Bu çok zor! Isıtma Soğutma Dublör Arı Boşaltıcı Karıştırıcı. Uğultucu Tuvalet Müfettişi İplik Koordinatörü Şerit Amiri. Larva terbiyecisi. Barry sence hangisini Barry? Barry! Pekâlâ dokuzuncu bölgede bir ayçiçeği tarlası bulunuyor. Neredesin? Dışarı çıkacağım. Nereye dışarı? Kovandan dışarı. Olmaz! Ömrümün sonuna kadar çalışmadan önce buna mecburum . Öleceksin! Delirmişsin sen! Biri arıyor . Eğer kendini cesur hisseden varsa . Caddedeki çiçekçiye. yeni güller gelecek bugün . Selam millet . Şuna bakın. Bu dün gördüğümüz çocuk değil mi? Kalkış pistine girmek yasak evlat . Sorun yok Lou. Bizimle gelecek bugün . Ballı çocuk seni . Burayı imzala burayı. Şuraya da paraf at . Teşekkürler. Tamam . Bugün yağmur ihbarı aldık ve. hepinizin bildiğiniz üzere arılar yağmurda uçamaz . O yüzden dikkatli olun. Ve her zamanki gibi süpürgelere. terliklere köpeklere kuşlara ve ayılara dikkat edin . Bazı evlerde üzerimize enerji içeceği döküldüğü rapor edildi . Murphy bu yüzden şu an revirde ve çekirge gibi durmadan zıplıyor! Bu korkunç. Kuralı hatırlatayım. kesinlikle insanlarla konuşmak yok! Pekâlâ kalkış pozisyonu! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz! Siyahla Sarı! Alemin Kralı! Hazır mısın Cesur Çocuk? Evet. Tabii ki . Rüzgar Tamam . Telsizler Tamam. Balözü takım Tamam . Kanatlar Tamam. İğne Tamam . Altına kaçıranlar Tamam . Pekâlâ kızlar. haydi kalkıyoruz! Sömürün o sardunyaları çizgili canavarlarım! Emrediyorum kurutun o çiçekleri! Vay canına! Dışarıdayım! Kovandan çıktığıma inanamıyorum! Ne kadar da mavi . Hızlı ve özgür hissediyorum kendimi! Uçurtma! Vay be! Çiçekler! Burası Mavi Lider. Güllerle görsel temas var . derece dönün . Güller! derece tamam. Dönüyoruz . Kenara çekil ufaklık. Geri tepebilir . Nektar. İşte buna "Nektar Toplar" denir . Polenleme görmüş müydün hiç? Hayır efendim . Buradan biraz polen alıp şuralara serpiyorum. Biraz da buraya. bir tutam da şuraya. Biraz sihir gibi . Bu inanılmaz. Peki niye yapıyoruz bunu? Polen gücü. Ne kadar polen o kadar çiçek o kadar balözü o kadar bal . Harika . Parlak bir sarılık görüyorum. Papatyalar olabilir . Ben de gördüm tamam . Durun. Çiçeklerden biri hareket ediyor . Tekrar et. Hareket eden bir çiçek mi rapor ediyorsun? Olumlu . O top içerdeydi! En güzeli bu. Nedir bu? Bilmiyorum ama bu renge bayılıyorum . Güzel kokuyor. Çiçek gibi değil ama hoşuma gitti . Evet tüylü . Kimyasal da . Dikkatli olun çocuklar. Biraz yapışkan . Arı Maya aşkına! Mankafa buraya gel çabuk! Eyvah! Çocuklar! Bu hiç iyi değil . Olumlu . Ucuz kurtulduk . Canım yanacak . Ana kuzusu . Pozisyonunu kaybettin çaylak! Füze gibi geri yollayacağım sana! Yardım edin! Galiba bunlar çiçek değil . Ona söyleyelim mi? Bence biliyor . Bu da nesi? Maç sayısı! Toparlanmaya başlasan iyi olur tatlım çünkü birazdan kafana yiyeceksin! İmdat! KLİMA KONTROL. İğrenç . Arabada arı var! Bir şey yap! Direksiyondayım! Merhaba Arı. Arkaya geldi! Beni sokacak şimdi! Kimse kıpırdamasın! Kıpırdamazsanız hiçbirimizi sokmaz. Kıpırdamayın! Göz kırptı! Sprey sık ona! Ne yapıyorsun? Vay. Dışarıdaki gerginlik katsayısı inanılmaz . Eve dönmeliyim . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . İmdat! İmdat! Arı düşüyor! Ken pencereyi kapatır mısın? Yeni hazırladığım özgeçmişime bak. Katlanabilir bir broşür seklinde . Gördün mü? Katlanıyor . Oh hayır gene insanlar. Yeter artık ama . Bu da ne böyle? Bu kez olacak. Bu kez. Bu kez. Bu kez! Perde! Şeytani bir şey bu . Harika oldu. Tüm özel yeteneklerim. hatta en sevdiğim on film bile var . İlki hangisi? "Yıldız Savaşları mı"? Hayır Ben sevmiyorum öyle. filmleri . Konuşmamıza neden izin verilmediği belli. Delirmiş bunlar . İş görüşmesine gittiğimde şaşırıyorlar. Söylediklerime inanamıyorlar . İşte güneş orada. Belki oradan çıkabilirim . Güneşin üstünde yazıyor muydu? Küresel ısınmayı ben tahmin etmiştim . Sıcaklığı hissediyordum ama önceleri benim ateşim sandım . Hey! Dur! Arı! Geri çekilin. Kışlık bot bunlar . Dur! Öldürme onu! Arılara alerjim var. Bu arı beni öldürebilir! Onun hayatı neden seninkinden değersiz olsun? Onun hayatı niye benimkinden değersiz? Söyleyeceğin bu mu? Her hayatın bir anlamı var. Onun neler hissedebileceğini bilmiyorsun . Broşürüm! Haydi bakalım ufaklık . Korktuğumu sanmayın. Alerjim var . Özgeçmişine bunu da yaz . Yüzüm balon gibi şişebilirdi . Bunu da "özel yeteneklerine" eklersin . Birini bir yumrukta indirmek de özel bir yetenek . Hoşça kal Vanessa. Teşekkürler . Vanessa haftaya yoğurt yemeye? Tabii Ken. Nasıl istersen . Üzerine keçiboynuzu koyabilirsin. Güle güle . Kalorisi daha azmış. Güle güle . Bir şey söylemeliyim . Hayatımı kurtardı. Bir şey söylemeliyim . Haydi bakalım . ARIGE DİYET TON. Olmaz . Ne diyeceğim? Başım belaya girebilir . Arı yasası. Bir insanla konuşamazsın . Bunu yaptığıma inanamıyorum . Yapmalıyım . Yapamam. Haydi ama! Yapamam. Haydi ama! Yap şunu. Yapamam . Lafa nasıl gireceğim? "Jazz sever misin?" İyi fikir değil . İşte geliyor! Konuşsana salak! Merhaba! Affedersin . Konuşuyorsun. Biliyorum . Konuşuyorsun! Çok özür dilerim . Önemli değil. Rüya görüyorum. ama yatağa gittiğimi hatırlamıyorum . Eminim bu biraz sinir bozucudur . Benim için sürpriz oldu. Yani sen bir arısın! Ben bir arıyım. Aslında bunu yapmamalıydım ama. beni öldürmeye çalıştılar . Sen olmasaydın. Sana teşekkür etmeliydim. Ben böyle yetiştirildim . Bu biraz garip oldu . Bir arıyla konuşuyorum. Evet . Bir arıyla konuşuyorum. Ve bir arı benimle konuşuyor! Minnettar olduğumu söylemek istedim. Gideyim artık . Bekle! Bunu yapmayı nerede öğrendin? Neyi? Konuşma olayını . Senin öğrendiğin gibi. "Anne. Baba. Bal" Öyle başladım . Bu gerçekten komik. Evet . Evet. Arılar komiktir. Gülmüyorsak ağlarız böyle başa çıkıyoruz hayatla . Neyse . Acaba. bir şey içer miydin? Ne gibi? Bilmem. Belki Kahve? Sana zahmet vermek istemem . Ne zahmeti canım. İki dakikamı alır . Alt tarafı kahve. Zahmet olmasın . Saçmalama lütfen! Aslında bir fincan alırım . Romlu kek de ister misin? Almasam. Bir parça al . Yok almayayım. Haydi ama! Birkaç mikrogram vermeye çalışıyorum da . Nerede? Çizgiler şişman gösteriyor . Harika görünüyorsun! Modadan anlıyor musun emin değilim . Sen iyi misin? Hayır . Kravatını takside bağlayıp uçarak gitmiş Manhattan'a . Sonunda oraya varmış . Kilisenin merdivenlerini koşarak çıkmış. Düğün başlamış bile . Sonra da demiş ki "Mısır mı?" Ben de "Mısırlı" dedin sanmıştım . "Bir mısırla neden evleneyim ki?". Arı fıkrası mı bu? Biz arılara ait bir tarz bu . Evet farklı . Peki ne yapacaksın Barry? İş konusunda mı? Bilmiyorum . Kovandaki görevimi yapmak istiyorum ama onların istediği şekilde değil . Ne hissettiğini anlıyorum . Öyle mi? Elbette . Ailem avukat ya da doktor olmamı istiyordu. Ben çiçekçi olmak istedim . Sahi mi? Benim bütün hayatım çiçekler . Yeni kraliçemiz de aynı slogan sayesinde seçildi . Neyse şuraya bakarsan. benim kovanım tam şurada. Görüyor musun? Sen Central Park'ta yaşıyorsun! Evet! Kaplumbağa Köprüsü'nün yanında! Biliyorum orayı. Orada ayağıma taktığım yüzüğümü kaybetmiştim . Neden kızlar ayağına yüzük takar? Niye takmasınlar? Dizine şapka takmak gibi bir şey bu. Bunu bir denemeliyim . İyi misiniz bayan? Evet. İyiyim . Öyle iki kahve birden içeyim dedim! Her neyse bu harika oldu. Kahve için teşekkür ederim . Önemli değil . Özür dilerim bitiremedim. Bitirseydim ömür boyu uyuyamazdım . Sen ee. Bir parça yanıma alabilir miyim? Tabii! Haydi bir kırıntı al . Teşekkürler! Bir şey değil . Pekâlâ o zaman ee sanırım görüşürüz . Ya da görüşmeyiz . Tamam Barry . Ve tekrar çok teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın . Hiç önemi yok . Önemsiz değildi ama Her neyse. DENEY SÜRECİ DEVAM EDİYOR. KASIRGADAN KURTULMA DENEYİ. Bu işe yaramayacak . Hazır. Deneyebiliriz . Pekâlâ Dave paraşütü çek . İnanılmazmış. İnanılmazdı! Hayatımın en korkunç en mutlu günüydü . İnsanlarla olduğuna inanamıyorum! Korkunç dev insanlar! Nasıllardı? Büyük ve deli. Deli gibi konuşuyorlar . Deli gibi yiyorlar. Deli gibi kullanıyorlar . Öldürmeye çalıştılar mı seni? Bazıları evet ama bazıları değil . Nasıl döndün? Kanişe bindim . Gittin ve buna sevindim. Ne görmek istiyorsan gördün. ve çok istediğin "tecrübeyi" yaşadın. Artık işini seçip normal olabilirsin . Ama Ama? Biriyle tanıştım . Biriyle mi tanıştın? Arıgillerden mi peki? Eşek arısı mı? Annenler seni öldürür! Hayır . Örümcek mi? Örümceklerden hoşlanmıyorum . Biliyorum seksiler sekiz bacakları var . Ama yüzleri çok çirkin . Kim peki? O bir ee insan . Hayır hayır. Arı yasası bu. Bunu da çiğnemiş olamazsın . Adı Vanessa. Tanrım . O kadar güzel ki. Üstelik çiçekçi! Olamaz! Çiçekçi bir insanla çıkıyorsun! Çıkmıyoruz . Kovandan dışarı uçuyorsun. Ellerinde tazyikli hortumlar maytaplarla. evlerimize saldıran insanlarla konuşuyorsun. Dinamitten farkı yok! Hayatımı kurtardı! Üstelik beni anlıyor . Bu iş bitecek! Ye şunu . Bu iş bitmeyecek! Neydi bu? Buna kırıntı diyorlar. Bu ne güzeller güzeli bir şey! Üstelik bu yedikleri değil. Yediklerinden yere dökülenler! Cinnabon ne biliyor musun? Hayır . Ekmeği tarçını şekeri alıyorlar. Üçünü birden iyice. Otur şuraya! ısıtıyorlar! Beni iyi dinle! Biz onlar değiliz! Biz biziz. Biz ve onlar! Evet ama arzu dolu bu kalbi kimse görmeyecek mi? Arzulamak yok. Bırak arzulamayı . Artık biraz arı gibi düşün dostum. Arı gibi düşün! Arı gibi düşün. Arı gibi düşün . Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! İşte orada havuza girmiş . Senin sorunun ne biliyor musun? Arı gibi düşünmeye mi başlamalıyım? Daha ne kadar devam edecek bu? Üç gün oldu! Niye hala çalışmıyorsun? Hayatımla ilgili almam gereken önemli kararlar var . Ne hayatı? Bir hayatın yok ki! İşin yok. Sadece bir arısın işte! Biraz bal yapsan ölür müsün? Barry çık havuzdan. Baban seninle konuşuyor . Martin konuş onunla . Barry seninle konuşuyorum! Geliyor musun? Her şeyi aldın mı? Her şey hazır! Sen önden git. Ben yetişirim . Çok geç kalma . Bak şimdi! Vanessa! Hala buradayız. Sana ona bağırma demiştim . Bağırdığın zaman cevap vermiyor sana! Sen niye bağırıyorsun? Çünkü dinlemiyorsun . Bunu dinlemeyeceğim . Çıkmalıyım . Nereye gidiyorsun? Arkadaşımla buluşacağım . Bir kızla mı? Bu yüzden mi karar veremiyorsun? Görüşürüz . Umarım kız Arıgillerdendir . VANESSA'NIN ÇİÇEKÇİSİ. Her yıl Pasadena'da çiçeklerle dolu bir geçit töreni mi yapıyorlar? Güller Turnuvası'nda olmak her çiçekçinin hayalidir! Arabanın üstündesin. Her yer çiçek dolu. İnsanlar seni alkışlıyor . Bir turnuva. Güller spor müsabakalarına katılabiliyor mu? Hayır. Pekâlâ sıra bende. Nasıl oluyor da her yere uçamıyorsun? Yorucu oluyor. Sen niye her yere koşmuyorsun? Daha hızlı değil mi? Tamam anladım. Sıra sende . Video. Televizyonda o an ne varsa kaydediyor mu? Bu çılgınlık! Sizde onlardan yok mu? Bizde Osteo var ama bir hastalık bu. Hem de korkunç bir hastalık . Olamaz . Aptal arılar! Eminim sokmak istiyorsundur böyle salakları . Aslında sokmamaya çalışıyoruz. Bizim için çok tehlikeli . Yani sürekli sinirlerine hakim olmalısın . Hem de çok. Duvarları tekmeler yürüyüşe çıkar. sinirle bir mektup yazıp çöpe atarsın. Duygularını bastırıyorsun işte . Öfke kıskançlık şehvet . Aman Tanrım! İyi misin sen? Evet . Derdin ne senin? Ama böcek o . Kimseyi rahatsız etmiyor. Çek git buradan gerizekalı! Neydi o? Mizah dergisi falan mı? Evet. Nereden anladın? On sayfalık falan bir şeydi. sayfaya kadar dayanabiliyoruz . Bu işin matematiğini çözmüşsün . Mecburen. Kuzenimi Vogue öldürmüştü. Hiç şaşmam . Gölgelerin Gücü Adına! Bu da ne böyle? BAL. Bu nereden çıktı? Tatlı arı. Altın Çiçek . Ray Liotta Özel Koleksiyonu mu? Şu aktör değil mi bu? Hiç duymadım . Bu niye burada? İnsanlar için. Yiyelim diye . Yeterince yemeğiniz yok mu? Şey var. Nereden buldunuz peki? Arılar yapıyor. Kimin yaptığını biliyorum! Ve yapması da çok zordur! Isıtmak soğutmak ve karıştırmak gerek. Bir de Krelman denen şey var! Organik bu. Bizim organımız! Alt tarafı bal Barry . Alt tarafı ne? Arılar bunu bilmiyor ama! Bunun adı hırsızlık! Evlerimizi okullarımızı hastanelerimizi alıyorsunuz! % İNDİRİM. İndirimde mi? Bunun hesabını soracağım! Hepsini soracağım! Hector . Bitti mi işin? Bitiyor . Buralarda. Hissediyorum . Eve gidebilirim artık . Şu güzel balı da açık bırakayım hazır kimse de yok . Yakalandın paketçi çocuk! Bir şey duyduğumu biliyordum. Demek konuşabiliyorsun! Evet konuşabiliyorum. Şimdi de sen konuş bakalım! Nereden getiriyorsunuz bu malları? Malları satan kim? Anlamıyorum. Dost değil miyiz? Yapmak isteyeceğimiz en son şey siz arıları kızdırmak! Çok geç kaldın! Bizim oldu artık! Siz bayım yanlış adama kılıç çektiniz! Siz de dostum iguanam Ignacio'ya öğle yemeği olacaksınız . Ballar nereden geliyor? Nereden dedim! Bal Çiftliği! Bal Çiftliği'nden geliyor! Bal ÇİFTLİĞİ. Seni manyak adam! Neler oldu burada? Şu suratlarına bak. Kamyon çarpmış gibiler. Ve şimdi de. bilinmezliğe sürükleniyorlar! Hareket etme . Sen ölü değil misin? Ölüye benziyor muyum? Hareket edeni temizliyorlar. Nereye gidiyorsun? Bal Çiftliğine. Çok büyük bir iş peşindeyim . Ben Alaska'ya gidiyorum. Geyik kanı manyak bir şey. Feci kafa yapıyor! Tacoma'ya gidiyorum . Ya sen nereye? O gerçekten ölü . Anladım . Eyvah! Nedir bu? Hayır! Silecekler! Üç bıçaklı! Üç bıçaklı mı? Atla haydi! Tek şansın var arı! Niye her şeyiniz bu kadar temiz olmak zorunda? Daha ne görmeniz gerekiyor? Gözünüzü açın! Kafanızı da çıkarın! Ben Washington Ulusal Radyo Haberleri'nden Carl Kasell . Böcek öldürmeye son verin artık! Arı! Geyik kanı manyağı! Bir ses duydun mu? Ne gibi? Minik çığlıklar gibi . Radyoyu kapat . Nasıl gidiyor arı çocuk? İyidir Geyik . Ve göz alabildiğince yan yana dizilmiş bal kavanozları duruyordu . Vay be! Bu kamyon nereye gidiyorsa balları oradan alıyor olmalılar . O ballar bize ait . Arılar omuz omuza. Öyleyiz . Kovanda birbirimize yakınız . Biz değiliz adamım. Biz tek takılırız. Her sivrisinek ayrı takılır . Ya başınız belaya girerse? Sivrisineksen sen belasındır . Kimse bizi sevmez. Vurmayı bilirler sadece. Bizi görünce Vur vur! En azından dışarıdasınız. Bir sürü kızla tanışıyorsunuzdur . Bizim kızların gözü yüksektedir. Güvelerle yusufçuklarla takılırlar . Sivrisinek kızları bize yüz vermez . Şaka yapıyorsunuz! KAN BANKASI. Geyikkan binayı terk ediyor! Görüşürüz arı! Selam millet! Geyikkan! Sizi burada ebeleyeceğimi biliyordum. Kamış getirdiniz mi yanınızda? Bal ÇİFTLİĞİ. Sonra kavanozlara doldurup etiket yapıştırıyoruz. Çok karlı bir iş . Burası da ne böyle? Bu arıların susam kadar beyni yok . Beyinsiz bunlar! Beyinsiz . Yeni körüğe bak. Çok güzel . Thomas modeli! Körük mü? Dakikada üfleme yarı otomatik. İki kat nikotin ve katran . Bir iki nefeste indiriyor bunları yere . Onlar yapar balları biz toplarız paraları . "Onlar yapar balları biz toplarız paraları" mı? Olamaz! Burada neler oluyor? Siz iyi misiniz? Evet. Fazla uzun sürmüyor . Sahte bir kovanda olduğunuzun farkında mısınız? Kraliçemiz buraya taşındı. Başka çaremiz yoktu . Kraliçeniz mi? Kadın kılığına girmiş bir erkek bu! Arıbeyi bu! Bu da nesi? Oh hayır . Yüzlerce kovan var burada! Arı balı . Bizim balımız yüzsüzce bir dalavereyle elimizden alınıyor! Ayıların bize yaptıklarından bile daha kötü. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız . Ah Barry . İnsanların balımızı mı alıyor? Bu sadece bir söylenti . Bunlar söylentiye benziyor mu? Komplo teorisi bunlar. Bu resimler de montaj . Bütün bunları nereden biliyorsun sen? İnsanlarla konuşuyor . Ne? İnsanlar mı? İnsan bir kız arkadaşı var. Üstelik öpüşüyorlar! Öpüşmek mi? Öpüşmüyoruz . İstiyorsun ama. Kimden yanasın sen? Arılardan! San Antonio'da bir cırcırböceğiyle çıkmıştım. O bacaklar beni uyutmadı . Barry hayatın adına yapmak istediğin bu mu? Hepimizin adına yapmak istiyorum. Kimse arılar kadar çok çalışmıyor! Baba bazen o kadar çalışmış oluyordun ki. ellerin kendi kendine karıştırıyordu durduramıyordun . Hatırlıyorum . Balımızı almaya ne hakları var? Yılda iki kapla yaşamaya çalışıyoruz. Onlar balı dudak kremine bile koyuyor! Haklı bile olsan bir arı ne yapabilir? Onları en acıyacak yerlerinden sokacağım . Suratlarından! Gözleri! Çok can yakar. Hayır . Burundan mı? Ölürler acıdan . İnsanları sokabileceğimiz tek yerleri var. Onlar için önemli olan tek bir yer . "Kovan'da Olan" Her gün saat 'te bir saat boyunca kovandan haberler . Sakala hayır! Bob Yabanarı ile günün içinden . Bora Batıran'la hava durumu . Vızz Larva ile spor . Ve Jeanette Chung . İyi akşamlar. Ben Bob Yabanarı. Ve ben Jeanette Chung . Kovanşehir arılarından Barry Benson. insan ırkını ballarımızı çalmak suçundan mahkemeye vereceğini. balımızı yasadışı yollarla sattıklarını iddia etti! ARI LARRY KING. Yarın akşam Arı Larry King'de. Baltıgen yayınları tarafından çıkartılan. "Zarif Kadınlar" isimli kitap hakkında konuşacağız . Bu geceki konuğumuz Barry Benson . "Ben sıradan bir çocuğum başaramam." diye düşündün mü hiç? Arılar dünyayı değiştirmekten hiç korkmadı . Arıstoph Kolomb'a bakın. Arındıra Gandi'ye. Arı Terim'e . Geldiğim yerde insanları dava etmeyi düşünmezdik . Bizler daha çok çelik çomak ya da cirit oynardık . Kaç yaşındasın? Tüm arı halkı seni bu haklı davanda destekliyor. ki sanırım arılar için yüzyılın davası olacak bu . Biliyor musun insanların dünyasında da bir Larry King var . Çok kullanılan bir isim. Önümüzdeki hafta. Tıpkı sana benziyor ve onun da gömleğinde askılar arkasında renkli. Önümüzdeki hafta. Şişe dibi gözlükleri duymana rağmen konuktan yapılan altyazılar da aynı . Ayı Haftası gelecek hafta! Korkunçlar kıllılar ve haftaya canlı yayındalar .
submitted by throwmefaway to TurkeyJerky [link] [comments]


2018.01.24 09:42 AnarchicKamalist Yeni AnarchicKamalist Copypastası

Oğlum, bir üstteki yorumun quote edilmiş, milletin trollük için yaptığı boş "Arkadaşlar AKP'li değilim ama" kafasında gereksiz yorumlardan birini yapmışsın, siktir git "Ben aslında ciddi bir şeyi eleştiriyordum" falan diyip sallama şimdi.
Dazzling'den sonra (her ne kadar uğraşsan da Dazzling olamayacaksın) subredditte herkes senin yorumlarının boş trollük olduğunu biliyor. Bu boş trollüklere laf ettim diye özel mesajdan ağlıyordun bana, açtırma şimdi bana onları.
Ayrıca
Yaşın küçük olduğu için bilmezsin
Bu tarz bir şeyi diyip kendi yaşını büyük gösterme girişiminde bulunacağını tahmin ediyordum. Benim yazdıklarımı niye komik bulduğuna açıklık getiriyor, yaşının küçük olması. "Ahaha adam ciddi bir eleştiri yapıyor, insanlar da buna hak veriyor, ne kadar komik". Tabii düzgün yorum ve post atıp, milletin buna hak veriyor olması, senin yorumlarının kalitesiz, kimsenin istemediği yorumlar olduğunu düşünürsek, komik bulmanı daha da açıklıyor. Reddit'i İnci Sözlük gibi kullanıyorsun diye, ciddi kullanmak "komik" bir şey olmuyor.
Neyse Anarchic'cim, seninle ilgili çok aydınlatıcı oldu bu deneyim, tahminen 18'i geçmemişsin. Belki biyolojik olarak geçmişsindir, şimdi ağlayıp "HAYIR GEÇTİM YA SENSİN KÜÇÜK OLAN RAHŞAN AFFINI BİLMİYORSUNDUR!" diye geleceksin, tahmin ediyorum tabii, ancak benim yorumlarımda bir komiklik, bir ilginçlik bulman, aptal taklidi yapınca ban yiyip sonra /tr ya da /turkeyjerky'de ağlaman falan açıklıyor her şeyi. Bu yorumlarımı da karşı cevap veremedin diye "Ahaha adam bana mantıklı şekilde laf etti, COPYPASTA NE KADAR KOMİK" diye postlarsın artık hala banlanmadığın yerlere istersen. Şahsen ne burada yazılanlar, ne /Turkey'deki postlar sikimde değil, o yüzden yazar, silerim ben, belki hesabı falan da silerim bu 10. hesabım falan (alt hesabım yok, aynı anda 1 hesap kullanırım sadece, diğerlerini silerim), sonuçta anonim ortamdayız, ben kafa dağıtmama devam edecem Reddit'te, sen de anonim biri senin trollüklerini beğenmedi diye ağlayacaksın.
Ha bir de önceki yorumuna bir şey yazıyordum:
Sen söylesene kimin altısın?
Oğlum beni troll sanmandaki mantık ne, amaç ne anlamıyorum? Ne altı? Gayet ciddi şekilde eleştiri yapıyorum Reddit'te kafa dağıtmak için, sana ne? Reddit'in amacı bu, ranting falan tarzı postlar gayet yaygın bir şey. Hayır anlamıyorum boş "G E L D İ" esprileri yapmak yerine kendime özgü, milletin haklı bulduğu eleştiri ve yorumlar yazıyorum diye mi bu? Yoksa hala senin gibi boş, kalitesiz trollük yapanlara laf ettim diye göt acısı mı?
Mantığın ne anlamış değilim ve hala açıklamadın, /turkey'deki boş bir postu mantıklı şekilde, subreddit'te 100 kadar kişinin (ki aynı anda online 150 kişi falan oluyor) haklı bulduğu bir şekilde eleştirmiş olmamın nesi komik, nesi copypasta?
Bazen yazı yazma şeklime takılan olur, çok noktalama kullanıyorsun falan diyen onları anlarım da bunu anlamış değilim yani? Devrik cümleler falan kurarım, onu mu komik buluyorsun? Nasıl bir kafa yapın var, kalitesiz trollükten kör falan mı oldun?
Bu yazdığım postun buraya "COPYPASTA AHAHA ÇOK KOMİK" kafasıyla atılmış olmasındaki mantığı da anlamış değilim. "Bakın adam Reddit'i normal bir şekilde, çoğu kullanıcının yaptığı gibi bir şeyi eleştirmek için kullanmış, millet de buna hak vermiş, NE KADAR KOMİK DEĞİL Mİ YA?"
submitted by AnarchicKamalist to tr [link] [comments]


2015.02.22 17:52 biseksuel Erzurum’da Eşcinsel olmak!

Bir arkadaşımdan, “Erzurum’da eşcinsel kafe açılmış” haberini aldıktan sonra şaşkınlıkla karışık bir sürü soru sormaya başladım. Başka bir şehirde olsa böyle şaşırmaz, üzerinde durmazdım bile. Ama burası muhafakarlığıyla bilinen sağ görüşlü bir şehir. Ülkenin diğer yerlerinden gelen heteroseksüel öğrencilerin birçoğu bile buraya uyum sağlamakta zorlanırken eşcinsellerin varoluşlarını kabulendirmeleri, bunu göstermeleri bile sıkıntı yaratabilecek bir durum. Hal böyleyken “kendileri” için kafe açmaları hem şaşılacak hem de cesur sayılacak bir hareket. Araştıdıkça bu kafenin aslında göz önünde olan bir semtte ama iyi gizlenmiş bir yerde olduğunu öğreniyorum. Buranın homofobik heteroseksüeller tarafından duyulması, bilinmesi fikri biraz ürkütüyor onları. Konuyu deştikçe burada bir eşcinsel parti bile verdiklerini duyuyorum. Partiyi düzenleyen eşcinsel Nazlı ile böyle tanışıyoruz. Röpörtaj teklifimi bir “güven buluşması”ndan sonra kabul ediyor. Yüzünün ve adının gizli kalması konusunda çok hassas.
“Eşcinselliğimden utanmıyorum, çekinmiyorum. Bunu Erzurum’da kaldığım süre boyunca hiç gizlemedim. Her türlü dışlanmaya, horg görülmeye, hakarete ve şiddete rağmen kendimi saklama ihtiyacı duymadım. Burası eşcinseller için zor bir şehir. Erzurum’da eşcinsel olup bunu gizlememek rüzgara rüzgara karşı yürümek gibi bir şey. Ama diğerleri gibi bir maske takıp erkekmiş gibi davranmadım. Çünkü hissetiğin bisindir,bunu değiştiremezsin. Ben eşcinsel bir crossdresser olarak para kazanıyorum.Yüzümün,adımın,adresimin gizli kalması benim için bu yüzden önemli. Korku değil bu, sadece tedbir!” diyor bana ve ben de bunu kabul edip, hikayesini dinlemeye başlıyorum. Nazlı, eşcinsel bir crossdresser. Fotoğraflarda gördüğüm siyah peruklu, topuklu ayakkabı giymiş, üzerinde seksi kıyafetleriyle poz veren bu crossdresseri erkek.. Haliyle, “Acaba,”tanıyabilecek miyim?” diye düşünüyorum buluşmaya giderken. Her geç kaldığı dakikada merakım daha da artıyor. 1 saatlik meraklı bekleyişimin ardından “merhaba” diye narin ellerini uzatıyor bana. Tanımaktan çok da güçlük çok da farklı değil. Hal ve tavır olarak tam benimkinden daha kadınsı. Konuşma sırasında kısacık saçlarını zarif el hareketleriyle düzeltiyor sürekli. Her seferinde korkusuz olduğundan bahsediyor. Bu durumunun çok da anormal olmadığını, büyütecek bir şeyin olmadığını söylüyor. Muhafazakar bir şehirde olmasına rağmen oldukça cesur. Bana yaşadığı ilişkilerden bahsediyor. Hayatının adamından, sonunun nasıl hüsranla bittiğinden, erkeklere artık güvenemediğinden…Uzun sayılabilecek bir erkek dedikodusundan sonra röpörtaja geçiyoruz
Crossdressliği anlatır mısın, bilmeyenler için?
“Crossdress” kadın kıyafetleri, iç çamaşırları, ayakkabıları giymekten hoşlanan erkekler için kullanılan bir tabir. Bu aslında kadınlar için de geçerli. Erkek gibi giyinen, erkek gibi davranan ve bundan mutluluk duyan kadınlar için de kullanılır ama erkek örnekleri çok fazla olduğu için kadın kiyafeti giyen erkeklerle biraz özdeşleşmiş durum şu anda.
Ne Zaman kadın kıyafetleri giymeye başladın? 13-14 yaşlarımda başladım diye hatırlıyorum. Ablamın kıyafetlerini gizli gizli giyerdim.
Sen bir eşcinsel cd’sin. Kadın dürtüsünü ilk ne zaman hissetin peki?
Bu zaten doğuştan gelen bir his. Sen nasıl bir kadın doğdun, kendini doğuştan böyle hissediyorsun, ben de kendimi hep kadın hissetim. Ama 11 yaşımda tamam dedim. Ben bir eşcinselim. Bunu zaten hep hissediyordum ama ilk o zaman bunu kendime itiraf etmiş ve bullanmıştım.
Ailenin tepkisi nasıl oldu peki?
İlk önce şok oldular. Çünkü ben o zamanlar gizleyebiliyordum bunu. Daha sonra benim için sancılı dönemler başladı. Ailem kabullenemedi.Değişeceksin, “normale” döneceksin diye baskılar arttı. Psikologa gönderildim. Bu bir hastalık, tedavi olmalısın dediler. Bunun değişmeyeceğinden adım gibi emindim ama karşı çıkmadım, gittim. Doktorla epey kunuştum. Seansları kaçırmadım. Doktor da aileme bu durumun hastalık olmadığını, doğuştan geln bir kadın olma hissi olduğunu ve bunun değiştirilmeyeceğini söyledi.
Sonra?
Sonrasında son çare olarak beni evlendirmeye karar verdiler. Belki o zaman “düzelirim” diye ama anlamadıkları şey ben zaten normaldim. Bu olabilecek bir şey. Sadece farklı bir bedende doğdum, hepsi bu. Ben gene değişmeyeceğimden adım gibi emin olmama rağmen onların dediğini yaptım, evlendim. Yaklaşık 1 yıl sürdü. Eşimle bir evin içinde iki yakın kız arkadaş gibiydik. Ona eşcinsel olduğumu söyledim. Terk etmedi beni çünkü kendince sebepleri vardı, kaldı benimle. Bunu kabulendi ve iki arkadaş gibi yaşadık, o bir yıl içerisinde. Sonrasında zaten bitirme kararı aldık. Ne zamana kadar sürecekti ki bu durum zaten.
Ailenin baskıları devam etti mi peki?
Doktora gittim, evlendim. Durum değişmedi. Onlar da anladılar artık değişmeyeceğimi. Ben buyum, böyleyim. Bu halimle mutluyum. Sonra kabullendiler beni. Baskıları da tüm bunlardan sonra son buldu.
Tamamıyla kadın gibi hisedip, erkek bedeninde yaşamak zor değil mi senin için? Cinsiyet değiştirmeyi düşündün mü?
Bu tabii ki zor. Ben bir kadın gibi hisediyorsam öyle de görünmeliyim. Etek giymeli, saçımı uzatmalı, makyaj yapmalı ve topuklu ayakkabı giymeliyim. Seviyorum böyle olmayı. Ama yanlış bir bedende doğdum. Bir karışıklık oldu sanırım (gülüyor). Ve tabii ki ileride cinsiyet değiştirmeyi düşünüyorum. Zaten hormon tedavisi görüyorum şuan. Okulumun bitmesini bekliyorum,cinsiyet değiştirmek için.
Crossdreser olmaya nasıl karar verdin?
Tüm bunlardan sonra İstanbul’a gittim. 19 yaşındaydım. Orada benim gibi arkadaşlarım oldu, crossdreserdi çoğu… Ben de o zaman karar verdim. ve cd oldum. 3 senedir devam ediyorum. Ama ailemin haberi yok tabi bundan.
Memnun musun peki?
İş başvurularında bulunuyorum sürekli ama eşcinsel olduğum için kimse beni işe almak istemiyor. Crossdresserliğa devam ediyorum bu nedenle. Hem memnunum bu durumdan, hem hissetiğim gibi kadın oluyorum, hem de para kazanıyorum. Gayet hoş bir durum bence şikayetçi değilim
Sonrasında Erzurum’a geldin. Muhafazakarlığıyla bilinen bir şehir… Bu seni tedirgin etmedi mi?
Etmez olur mu? Etti tabi. Ne yaparım orada, nasıl yaşarım diye birçok kez düşündüm. Hem eşcinselim hem de crossdreser… Çalışabilir miyim diye birçok kez düşündüm. Bu düşüncelerle de geldim sonuçta buraya.
Nasıl problemlerle karşılaştın?
Öncelikle insanların garip bakışlarına maruz kaldım. Çok fazla sözlü tacize uğradım. ve hala da uğruyorum. Fiziksel şiddete de uğradım. Arkadaşımla yürüyüşe çıktığımız bir akşam saldırıya uğradık, sırf eşcinseliz diye. Karakolluk olduk. Şikayetçi oldum ama sonra başım ağrımasın diye şikayetimi geri aldım.
Bırakıp gitmeyi düşünmedin mi?
Düşündüm. Gitmek istediğim zamanlar çok oldu. Ama burada, okuyorum sonuçta. Alışmaya çalıştım. Duymamazlıktan geliyorum artık. Eskisi gibi bu durumu çok problem de etmiyorum. Korkmuyorum artık. Çünkü ben buyum, böyleyim. Kendimi gizlemiyorum da. Her şey ortada, ben bir eşcinselim. Bunun nesini saklayacağım. Allah’ın bildiğini kuldan saklamak saçmalık.
Bana, sataşanlara cazgır yüzümü gösterince geri çekiliyorlar. Hem bu niye bu kadar abartılacak bir hal alıyor anlamıyorum. Bu normal bir şey. Bunun problem edilmesi çok saçma. Erzurum’da er ya da geç ben ve benim gibileri kabul edecek, etmek zorunda. Her şey değişiyor, Erzurum’da değişip normalleşmeli kanımca.
Müşterilerinin içerisinde Erzurumlular var mı?
Var tabi canım. Ohooo.. Ben ve benim gibilerin ayıplayanlar, asarız keseriz diye ortalıkta “erkeklik” yapanlar akşam bana geliyor. İçlerinde gizli eşcinsel olanlar da var, biseksüel (her iki cinse ilgi duyan kimse) olanlar da… Ve hepsi bekar da değil üstelik. Evli ve çocuklu olanlar da geliyor.
Müşterilerinin bir steretopisi var mı?
Ya öyle belli bir kesim yok aslında. Öğrenci var, çalışan var, evli-bekar olanlar var. Genç-yaşlı, olgun olanlar da var. Çok değişiyor o ya… Ama yüzde 50 buranın yabancıları yani öğrenci kesimi diğer yüzde 50 ise buralı olanlardan oluşuyor.
Korkmuyor musun peki? Evine yabancı birini alıyorsun tanımadan, bilmeden… Tedirgin olduğum zamanlar oluyor. Çokça hem de… İstanbul veya İzmir olsa hiç korkmam, hiç tereddüt etmem. Paramı almadığım taktirde kıyametleri koparırım. Ama burası biraz farklı… Tepkilerini kestiremediğim için alttan alıyorum hep. Zaten öyle herkesi kabul etmiyorum. Çok seçici davranıyorum bu konuda.
Erzurum’da benim bildiğim bir tek sen değilsin, başka crossdresserlar da var. Bu iş sistemli bir şekilde mi yürüyor yoksa hepiniz bağımsız mısınız birbirinizden?
Var ama benim onlarla pek bir arkadaşlık ilişkim yok. Sadece cd siteleri var, oraya profilinizi ekliyorsunuz bu kadar. Sistemli bir şekilde yürümüyor buradaki işler ya da en azından kendi adıma konuşacak olursam… Kimseye güvenemiyorum. Hele ki bizim işimizde güvenmek çok zor. Ortalık anında karışabiliyor dedikdularla. Ben, uzak durmayı tercih ediyorum. Yalnız yaşamayı seviyorum.
Erzurum’da eşcinsel parti verdin. Bu bir ilk! Biraz anlatır msın bana partiyi?
Biz, etkinliği oluşturduğumuzda 400’e yakın kişi geleceğini söyledi. Ama gerçekte 42 kişilik bir parti oldu. Bu sayı, Erzurum için gayet iyi ama katılımın daha çok olmasını beklerdim ben.
Eşcinsellerle ilgili herhangi bir etkinlik daha yaptınız Erzurum’da?
Eşcinsel ölümlerini protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenlemek istedim. Bir eşcinsel yürüyüşü… Tabii pek destek veren olmadı. Emniyet zaten izin vermedi. Bizden hoşlanmadıkları için mi yoksa olay çıkar, bize saldırırlar diye mi bilmiyorum. Ama her iki durumda da hoş olmayan şeyler var. Homofobik söylemler ve davranışlar bitsin istiyoruz artık. O yürüyüşün yapılması halinde polisin bizi koruması, güvenliğimiz sağlaması gerekirdi zaten. İzin verilmedi, ben de daha sonra vazgeçtim zaten.
Bu veya buna benzer başka şeyler yapmak istiyor musunuz burada?
Eşcinseller Derneği açmak istiyorum. Bence, böyle bir dernek bu şehir için gerekli. Diğer şehirlerden gelen eşcinsel öğrenciler kendilerini burada sır gibi saklamak zorunda kalıyorlar. Oysaki üniversite yılları bir insanın en özgür olduğu yıllardır, öyle olmalı en azından. Ben eşcinseliğimi lise yıllarında gizliyordum ama şuan üniversitedeyim. Muhafazakar bir şehirde de olsam bunu gizlemiyorum. İnsanların da, baskı ve korku altında yaşamalarını istemiyorum. Hiç değilse kendilerini güvende hissedebilecek, kendileri gibi olan bir insan topluluğunda bulunsunlar istiyorum. Öğrenciler dışında Erzurum’da da eşcinsel sayısı sandığınızdan daha fazla.
Aile ve toplum baskısından korkarak evleniyor bir de çocuk yapıyorlar. Eşcinsel dürtülerini hep bastırıyor ya da gizli tutuyorlar. Onların da rahat etmesini, kendilerini anlayabilecek insanların olduğu bir yerde, haftada birkaç kez de olsa özgür ve maskesiz yaşamalarını istiyorum. Bu nedenle böyle bir dernek açma fikrim var.
Son olarak sana hayalini sorsam….
Benim hayalim… Tek istediğim okul bittikten sonra Hollanda’ya yerleşip orada evlenmek. Bir ara ülkemizde de bu durum konuşuldu ama çok kesim buna karşı çıktı. İnsanlar neden başkalarının hayatına bu kadar müadahale etmeyi seviyor, kendilerinde bu hakkı nasıl bulabiliyorlar aklım almıyor. Tek bir hayatımız var yaşayacağımız,bıraksınlar da herkes istediği gibi yaşasın. Baskı, yasak ve şiddetle hiçbir şey çözüme kavuşturulamaz. Geyler,lezbiyenler,translar,biseksüeller ve heteroseksüeller…Biz hepimiz başka bir renk, başka hayatlarız. Toplum olarak bunu kabullendiğimiz zaman gökkuşağı renkleri yan yana tamamlanmış olacak. Güzel bir gökyüzünün altında beraber yaşayabiliriz.
FATMA SARIKAYA Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Erzurum’da Eşcinsellik: Rüzgara Karşı Yürümek Atatürk İletişim Gazetesi, Sayı:78, Sayfa:6, 6 Haziran 2014
Aydın Doğan vakfı tarafından düzenlenen öğrencilerin, fakültelerinin eğitim amacıyla o yıl yayımladığı uygulama gazete ve dergileri ile diğer medya organlarında yayınlanan çalışmaları ile ilgili röpörtaj dalında ikinci olmuştur.
Gerekçe: Anadolu’nun ortasında bir kentte sessiz sedasız açılan eşcinsel kafenin kurulma hikâyesi ve oradaki yaşamı aktarıyor.
submitted by biseksuel to biseksueller [link] [comments]